Sohbet Açabilmek Er Kişi İşidir

Tasavvufi sohbet özel bir haldir. Bir hali giydirme halidir hatta. Daha ötesini söyleyeyim. Öyle sohbetler vardır ki kelamsızdır. Bunlara “kalbe bakıcı” denir. Bir saat, iki saat o zatın huzurunda bulunulur ama bir kelam sarf edilmez.

Muhammed Yusuf: Sizinle geleneğimizdeki sohbet kültürünü ve özellikle tasavvuftaki yerini, anlamını konuşmak istiyoruz. Sohbet bizim için ne ifade eder, geleneğimizde nasıl yorumlanmış, neden bugün sohbetlere ihtiyacımız var? Buradan başlayalım arzu ederseniz.

PROF. DR. MAHMUD EROL KILIÇ: Modernlik öncesi dönemde bütün dünyada ama bilhassa Anadolu insanımızda sohbet; bir iletişim aracı ve aynı zamanda eğitim metoduydu. Bunu en başta ifade etmek lazım. Sohbetin kendi içinde özel adabı vardır. Örneğin, “sohbet açıcı” denen bir kişi olurdu. Tasavvuf özelinde bakarsak, sohbet yapacak olan kişi mürşid-i kâmil idi. Herkes sohbet yapamazdı. Fakat günümüzde her şeyin içi boşaltıldığı, anlamını yitirdiği gibi sohbet kültürü de ne yazık ki anlamını önemli ölçüde kaybetti.

Anadolu ve Balkanlar’da, yani bizim topraklarımızda insanımızın en önemli eğitim metotlarından biri sohbetti. Köy odalarında, camide, dergâhta, kahvehanede, kıraathanede, bazen bir ağacın altında, bahçede ve bağda sohbet ortamı oluşabilmekteydi. Bu sohbetler belirli günlerde, belirli vakitlerde olursa düzenli bir ders halkasına dönüşür ve daha nizamlı bir hale gelirdi. Doğaçlama denebilecek tarzda, birdenbire oluşan sohbet ortamları da vardı.

Geleneksel anlamda bilginin akışı; bir arifin bildiğini sohbet meclislerindeki dinleyicilere aktarması üzerine gerçekleşiyordu. Bu eğer bir zanaatın ustası ise doğrudan kalfa ve çırak yetiştiriyordu. O da sohbetle, yani dinleyerek oluyordu. Bazen usta sadece kalfalara sohbet eder, kalfalar da çıraklara aktarırdı. Böylece sistemli bir şekilde adam yetiştirme dediğimiz şey gerçekleşirdi. Köy odalarında belirli mersiyehanların, kıssahanların Muhammediyye, Envarü’l Aşıkin gibi kitapları okutarak sohbet ettiklerini biliyoruz. Buralarda daima gözetilen eğitim ve insan yetiştirmektir. Televizyonun, radyonun, sosyal medyanın olmadığı dönemlerde insanlar bu şekilde bilgilenmekteydiler. Bu bilgi de bir ustadan, bir kâmilden, bir bilenden geçtiği için süzülmüş, arınmış, saf ve duru bir bilgi huzmesi olmakta, insanlar da oradan istifade etmekteydi. Bu sayede iyi insan, iyi bir komşu, iyi bir eş ve iyi bir koca olma anlamında vasıflar kazanılıyordu. Hatta bir sobanın, ocağın etrafında yapılan sohbetlerde bazen küçük çocuklar da bir kenarda oturarak oradaki sohbetlere iştirak etmekteydi.

Muhammed Yusuf: Yörelere göre yapılan sohbetin adı değişiyordu değil mi?

PROF. DR. M. E. KILIÇ: Elbette, mesela Çankırı’da yaren sohbeti denir. Urfa yöresinde sıra gecesi denir. Bunlar sadece bugünkü anlamda eğlence değildir, güzel sohbetler icra edilir burada. Manalarının değişmediği halini kastediyorum. İlla bir imam efendinin eline Kur’an alarak vaaz ettiği, sadece dini vaazların yapıldığı yer olarak görmeyelim. Din, geleneksel yapımızda toplumun her alanına nüfuz etmiş, sinmiş, sindirilmişti. Dolayısıyla oradaki bir sıra gecesi bile dini geceydi tabiri caizse. Sonraki anlamlarda tabii ki yavaş yavaş dini anlamdan daha seküler anlamlara doğru geçildi. Hatta o kadar geriye çekiliş oldu ki bu anlam kaymasında; camiler dahi sohbet edilemez, edilirse de bomboş ve hiçbir manevi anlam ifade etmeyen sohbet diyemeyeceğim konuşmaların yapıldığı yerler haline geldi.

Muhammed Yusuf: Daha özel anlamıyla sohbete gelecek olursak hem geleneğimizde anlaşıldığı ve uygulandığı şekliyle hem de bugüne yansıyan kısmıyla ilgili ne söylemek istersiniz?

PROF. DR. M. E. KILIÇ: İslam’daki yerine geldiğimiz zaman, öncelikle vaaz kültürü vardır. Vaaz eden kişiye vaiz denir. Vaaz, bir bilgilendirme yöntemidir. Vaizler toplumumuzda çok önemli vazifeler ifa ederlerdi. Çünkü herkesin molla, din âlimi olması beklenilemeyeceği için; vaiz efendiler günlük hayatlarındaki ibadetlerinde, muamelelerinde, karşılaşacağı hususlarda bir köy camiinde veya bir şehirde, gelen dinleyicilere İslam’ın temel şartlarını, temel dini vecibeleri aktarırlardı. Hanımlara vaaz eden hanım vaizeler olurdu.

Özellikle tasavvufi anlamdaki sohbet kültürüne geldiğimiz zaman tabii ki gerçek manasıyla sohbeti görmekteyiz. Zira tasavvufta sohbet açıcı denen kişi mürşittir. Yani mürşitlik makamına gelmemiş kişi sohbet açamaz; bunun yaptığına vaaz denir. Mürşidin yaptığı sohbetler ise kalpten olacağı için -daha doğrusu öyle olması bekleneceği için- “Kalpten kalbe yol vardır görülmez.” dizelerinde ifade edildiği gibi, gelenlerin kalbine nüfuz eden bir sohbettir. Bundan dolayı, bu tür sohbet meclisleri herkese açık değildir. Herkese açık olan sohbetlerde daha umumi konular konuşulur. Bir de “yaren sohbeti” denilen, sadece dostların katıldığı meclisler vardır. Buralarda biraz daha seçici davranılır. Tabiri caizse bir frekans uyuşması beklenir. Manevi bir sohbetin olduğu ortamda oluşan havayı bozacak ve sohbet yapan kimsenin havasını kaçıracak şeyler sohbetin kalitesini düşürür.

Muhammed Yusuf: Tasavvufta da bir eğitim yöntemi mi olmuştur sohbetler?

PROF. DR. M. E. KILIÇ: Kesinlikle. Tasavvufi eğitim anlamında bir müride verilen dersler, günlük vazifeler varsa da bazı tariklerde bu sohbettir. Sohbet esaslıdır. Bütün vecibelerin üzerine takaddüm ettirilen bir şeydir sohbet. Hatta Şah-ı Nakşibendi’nin de böyle bir sözü olduğu rivayet ediliyor: “Bizim tarikimiz sohbettir.”

Farklı tarikatlarda sohbetin zikrin önüne geçtiğini görüyoruz. Zikir meydanını çok nadiren açtıklarını, halkayı çok nadiren yaptıklarını ama sohbeti daha öne aldıklarını görmekteyiz. Çünkü bu sohbet ortamında bir enerji akışı ve dönüşüm gerçekleşmektedir. Yani tabiri caizse bir çeşmenin, akan bir suyun yanına bir kova koymak gibi bir durumdur. Bu kova, o kovanın gücü nispetinde doldurulur. Ama kovayı getirene su verilir. Fakat kova suyun aktığı yerden uzakta kalırsa veya getirilmezse kırk yıl kalsa dolası değil o şekilde. Kovayı getirmek gerekiyor ki aksın, akan yerden de dolsun.

Muhammed Yusuf: Peki tasavvuf metinlerinde nasıl işlenmiş sohbet?

PROF. DR. M. E. KILIÇ: Sohbetin en eski sufi metinlerde bile çok önemli yeri olduğunu söyleyebiliriz. Cüneydi Bağdadi’nin, Sülemi’nin sohbet adabına dair kitaplar, eserler, risaleler kaleme aldıklarını görmekteyiz. Sohbet aslında bu manasıyla baktığımız zaman evrensel, çok daha köklü tarihi olan bir gelenektir.

Mesela antik dünyada felsefe okullarındaki bütün felsefi metinler aslında o dönemin büyük hekiminin veya filozofunun sohbetinde tutulan notlardır. Yani bugün Eflatun’un diyalogları denilen metinler dahi sohbet notlarıdır. Örneğin, Meşşai felsefede peripatetikler de hoca yürürken ders yapar, yürürken anlatır. Arkadan gelen öğrenciler onların notlarını tutar. O açıdan sohbeti, tasavvufi manasıyla aynı şekilde bunun bir devamı olarak ele alıyorum.  

Bugün elimizde bulunan tasavvuf metinlerinin, tasavvuf klasiklerinin, çok güzel tasavvufi yazıların o mürşidin, o haldeyken anlattıklarının kaydedilmesiyle elde edildiği kitaplardır. Yani bunların bazısı sohbet esnasında kaydedilir. Bazen de bazı mürşitler “Başka şeyle meşgul olma, yazma, kalbine yaz, satırlara yazılanlar unutulur ama sadırlara yazılanlar unutulmaz, dinlemeye bak.” derler. Yazmaya çok izin vermeyen şeyhler de olmuştur. O zaman kişiler sohbet bittikten sonra hücresine çekildiğinde, evine gittiğinde hafızasında kaldığı kadarını kaydeder.

Muhammed Yusuf: Tasavvufi sohbet adabı dediğimizde neler hatıra gelmeli?

PROF. DR. M. E. KILIÇ: Adap, erkân hakkında çok şey söylenebilir. En başta, dinleyicinin dikkatini vermesi, başka şeylerle alakadar olmaması söylenebilir. Tabii ki sohbetin bir ortamı vardır. Mesela bazı maneviyat ocaklarında, tasavvuf ocaklarında sohbet odasına girildiği esnada eğer hak sohbeti yapılıyorsa içeri giren etrafa bir bakar. Eğer mürşidin, şeyhin oturduğu yerde, şeyhin hemen sağında köşede çerağ, yani lamba uyandırılmışsa hak sohbeti yapılıyor demektir. Gelen edebiyle oturur ve o hak sohbetini dinler. Ama girdiği esnada çerağ lamba uyandırılmamış, sönmüş vaziyette duruyorsa, hak sohbeti yapılmıyor demekti. Tarladan, bağdan, dünya işlerinden de konuşulabilir anlamına gelmektedir.

Hem tasavvuf geleneğinde hem de antik dünyada soru sorma hakkı herkese verilmez. Bu da önemli bir adaptır. Bugün bazı ilahiyatçılarda böyle modalar başladı. Derse girer girmez, “Çocuklar aklınızı ipotek altına almayın, bizlere satmayın, her şeyi sorun, sorgulayın. Hadi bana soru sorun…” diyerek çocukları soru sormaya teşvik ediyorlar. Bir bakıma modern, özgürlükçü bir yaklaşım gibi görünüyor. Fakat öğrencilerden bazıları bana diyor ki, hocam biz daha öğrenciyiz, yani bilen sizsiniz, siz anlatacaksınız biz aydınlanacağız. En sonunda anlamadığımız yerler olursa soru soracağız, usul böyledir. Daha ders işlemeden hadi sorun, sorgulayın, her şeye inanmayın demek... Henüz bir şey anlatılmadı ki. Gelenekten kopmuş ilahiyatçılar bu üslubu sürdürüyorlar. Fakat geleneği izleyenler böyle yapmıyorlar. Mesela Pisagor’un derslerinde en az yedi yıl dersleri takip eden öğrenciler birinci sırada otururlardı. Gerisi hiyerarşik olarak arka sıralarda bulunurlardı. Soru sorma yetkisi arkada olanlarda değildi. Ön saflarda olanlar soru sorabilirlerdi. Arkadaki bile soru soracaksa öndekine iletir, daha sonra öndeki sorardı. İçtimai ya da siyasi bir sohbette olabilir bu. Herkese soru sordurabilirsiniz. Ancak maneviyat ve hikemiyat içeren bir sohbette seviyenin yükselmesi için doğru soru sorabilecek insanlara soru sorma hakkı vermek gerekir.

Tasavvufi sohbet özel bir haldir. Bir hali giydirme halidir hatta. Daha ötesini söyleyeyim. Öyle sohbetler vardır ki kelamsızdır. Bunlara “kalbe bakıcı” denir. Bir saat, iki saat o zatın huzurunda bulunulur ama bir kelam sarf edilmez. O zat bazen gözlerini size diker, yanındakine diker. Ve orada çok güzel bilgi akışı olabilir. Dil farkı dahi burada kalkmaktadır.    

1970’li yıllarda Doğu Anadolu’da bir zatı ziyaret etmiştim ki müridi falan değildim, sadece bir ziyaretinde bulunmuştum. Kendisinin Kürtçe yapmakta olduğu bir sohbete 1,5-2 saat iştirak ettim. Ben hiç Kürtçe bilmiyorum. Fakat onu dinleyenlerin hepsi orada Kürt vatandaşlarımız idi. Ve o lezzeti ben hâlâ unutamadığımı itiraf etmeliyim. Ama ne anlattı derseniz detay veremeyebilirim çünkü o dili bilmiyorum.

Muhammed Yusuf: Diller ötesi bir iletişim…

PROF. DR. M. E. KILIÇ: Evet, hatta bu konu hakkında modern bilimde bazı araştırmalar mevcut.

Fakat şu an bazı ilahiyatçılar bunlardan çok uzaklar. Beyin nöronlarının birbiriyle iletişime geçtiği, birleşik beyinler teorisi gibi birleşik kalpler teorisi ortaya çıktı. Telepati gibi yöntemlerle kişilerin konuşmadan birbirlerine bilgi nakledebildikleri ifade ediliyor. Bugün siz cep telefonuyla, kablosuz internetle havada görünmeyen bir şekilde bir yerden bir yere bir dosya gönderebiliyorsanız, eğer bir saatlik bir filmi 5G teknolojisiyle bir dakikadan daha kısa bir sürede dünyanın bir ucundaki arkadaşınızın bilgisayarının hard diskine gönderebiliyorsanız ve o da indirebiliyorsa, bu durum olabilirlik imkanı veriyor. Yani her alanda, fizikte olabiliyorsa metafizikte de olabiliyor anlamı taşımaktadır.

Hz. Mevlana’nın “Bizim sohbetimizden Hz. Muhammed’in kokusu gelir.” sözünü hatırlayalım. Sohbeti sürdürmekte olan kişinin kendisi de bir yere fişi bağlayarak elektriği oradan almakta; bir tür megafon, bir tür hoparlör vazifesi görmektedir. Asıl marifet ilhamı, derin manayı peygamberden alıp aktarabilmektir.

Her şeyden evvel bir vericinin ve alıcının olması gerekiyor. Alıcı verici arasındaki frekans uyumu önem arz ediyor. Aksi takdirde bu televizyon antenlerinde de böyle görüntü çıkmıyor. Cızırtılı, kumlu bir ekran oluyor. Tam ayarının düzgün yapılması lazım ki onun karşısına geçsinler ve kalpten kalbe bir iletişim orada gerçekleşsin. Hz. Mevlana’nın oğlu Sultan Veled’in yazdığı söylenilen, hatta Sultan Veled’e rüyasında babası bizzat Mevlana’nın yazdırttığı söylenilen meşhur bir şiir var. Uzun ama bizi ilgilendiren kısmında ne diyor? “Ey sofu bizim sohbetimiz cana şifadır.” Bunu bazıları ey sufi diye okuyorlar çok yanlış. Sufi ile sofu eski dilde aynı yazılır ama maalesef edebiyatçılarda aynı hatayı yapıyorlar. Ey sufi değil. Burada ham dindar bazı kişilere bir cevaptır bu. “Ey sofu bizim sohbetimiz cana şifadır, bir curamızı nuşedegör derde devadır.” Yani eğer bir damla bizim buradaki şerbetimizden iç hele, bütün dertlerinin devasını, dermanını görmüş olursun manasında.

Batı dillerinde ve bazı diğer geleneklerde de sözsüz iletişim denilen bir yöntem de var. Veya sessizliğin sesi denilen bir yöntem de var. Ses çıkmadan oluşan bir ses. Tasavvufta çok merkezi bir yerde oturan, bu sohbet geleneğini ihya edebilmek için sohbet açıcı kâmillere ihtiyaç duyulmaktadır. Birçok tarikin esası da budur. Ama sonraki dönemlerde merasim daha öne çıkmıştır. Bugün de sohbet açamayan bazı kişilerin yürüttüğü, adına tarikat denilen yapılarda sohbet açamadıkları ve yürütemedikleri için sürekli merasime boğmaktadırlar. Yani hırkanın yeni şöyle olacak, tacı şerif böyle olacak, devrana şuradan kalkılır, buradan kalkılır. Bunları inkâr etmiyorum bunların da ikinci, üçüncü, dördüncü derecelerde anlamları bulunmakta. Ama ortada bir sohbet, bir kâmil sohbeti yoksa siz merasim yapsanız ne olur!

Sohbet çok çok önem arz ediyor. Ümit ederiz ki bu sohbet geleneği ihya olur. Tabii günümüzde içi boşaltıldı. İnsanların artık hak sohbeti odaları yok maalesef. O ocakların yerini başka tür şeyler aldı. Anlam kaydı, mana gitti… Bazı maneviyat ocaklarında dünyanın neresinde olursanız olunuz kâmil sohbeti yapılır. Yani kâmiller eğer gücü varsa dünyanın öbür ucunda da olsa bir müridiyle sohbet edebilir. Böyle yollarda erbabınca malumdur. Bunlar birtakım mistik hezeyanlar değildir. Bilen bilir.

Er kişi işidir sohbet açabilmek. Er kişi sohbeti açar, dinleyen de bu manada alıcıdır. Böyle bir alışveriş olur. “Pişi meni der yemeni der yemeni pişi meni” yani yanımdadır ama kalben çok çok uzaklardadır, yani yemededir manasında. Bazıları da o kadar uzaktadır ama fiziksel olarak uzaklıkta değil tam burnumu dibindedir. Fiziksel manadaki uzaklıkların da aslında rölatif olduğunu, izafi olduğunu söyleyen bir sözdür bu. Derviş sözüdür.

Muhammed Yusuf: Hocam çok teşekkür ederiz, eksik olmayınız.

PROF. DR. M. E. KILIÇ: Ben teşekkür ederim efendim.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle