İlim Aklın, İman Gönlün Işığıdır

Dinle ilmin birbirine düşman iki zıt kutup gibi telakki edilmesi, yanlışın temelini oluşturuyor. Âlemi yaratanda, kâinatta cereyan eden tabii kanunları vaz eden de Allah olduğuna göre, aksaksız işleyen bu sistemde her hangi bir tenakuzun söz konusu olması düşünülemez.

Din adına insan fıtratına aykırı bir anlayış ve tutum daima reaksiyona, ters tavır almaya sebep olur. ‘Bir şey haddini aşarsa zıddına inkilap eder’ gerçeğini unutmamak gerekir.

Her tavır ve karşı çıkış; kendine bir gerekçe bulmak için fikri ve felsefî bir zemin oluşturmaya çalışır, zamanla bu zemin bir rejime ve sisteme dönüşür. Beşeri anlamdaki rejim ve sistemler daima tartışmaya açıktırlar, onun için herkesin bir antitezi söz konusudur.

Özellikle bizde batılılaşma hareketinden sonra, batı da kiliseye karşı olan tavır İslam’a karşı gösterilmiş, ilk emri “oku” olan, ilme öncelik veren, batının aydınlanmasına yol açan İslâm’la, ilme savaş açan kilise bir tutulmuş, ikisine karşı da aynı tavır sergilenmiştir. Böyle bir olumsuz tavrın temelden yanlışlığı ortadadır.

Bin senedir İslâm’ın bayraktarlığını yapmış ülkemizde dine karşı oluşan veya oluşturulan bu tavır ve anlayışın tartışılması ve sebeplerinin objektif olarak tespit ve tahlil edilerek ortaya konması, neslimizin bu virüse karşı bağışıklık kazanmasının sağlanması gerekir.

Ateizmi savunan, dinin, modası geçmiş mitoloji ve efsaneden ibaret olduğunu söyleyenler, artık ilim dünyasında dine yer olmadığını iddia edenler, üstelik bunu ilim adına ve âlim edasıyla dillendiriyorlar. Dindarlara ve dini değerlere hakaret de işin cabası.

Aslında dinle ilmin birbirine düşman iki zıt kutup gibi telakki edilmesi, yanlışın temelini oluşturuyor. Âlemi yaratanda, kâinatta cereyan eden tabii kanunları vaz eden de Allah olduğuna göre, aksaksız işleyen bu sistemde her hangi bir tenakuzun söz konusu olması düşünülemez.

Tartışmanın aslı, sadece fizik âlemin varlığını kabul edip metafizik âlemin varlığını reddetmekten kaynaklanmaktadır. Hâlbuki müspet ilim ve tekniğin ilgi alanıyla metafizik ve teolojinin ilgi alanı farklıdır. Birincisi; sadece deney, laboratuvar, akıl ve beş duyuya dayanırken, ikincisi; gönle, vicdana, sevgi ve merhamete dayanır. Birincisi maddeyi, ikincisi ruh ve mânâyı temsil eder. Nihai mânâda bunları da birbirinden tamamen bağımsız kabul etmek de doğru değildir. Ayrılık sadece kategorik anlamdadır.

Ateizmin tarihini, çıkış sebeplerini yakinen bilen, diğer taraftan İslamî birikime de sahip olan değerli ilim ve fikir adamı merhum Ali Fuat Başgil (1893- 1967) Din ve Laiklik adlı eserinin mukaddimesinde fizikle-metafizik arasındaki çizgiyi gayet net belirlemiş ve özetle şunları söylemiştir:

“Kabul edelim ki, bugün ilmin sözü şüphe götürmez. Oksijen mi yoksa hidrojen mi daha aktiftir diye düşünür, tereddüt edersem bunu müspet ilme sorarım. Fizik, kimya, biyoloji, astronomiden öğrenmek istediklerim için hep ilme başvururum. Alacağım cevabı da hakikat kabul ederim. Fakat Allah, ahiret ve ruh hakkında öğrenmek istediklerimi asla müspet ilme sormam.

Bunları Kur’ân ve hadisten ve bu kaynakları izah edip anlatan müfessir ve müctehidden öğrenirim.

Çünkü bilirim ki, Allah, ahiret ve ruh hakikatleri müspet ilmin sahası dışındadır. İlmin bilgi sahası, tartıya ve ölçüye giren, maddi olan ve beş duyuyla hissedilen şeylerdir. Allah ve ruh hakikatleri ise maddeden münezzeh metafizik hakikatlerdir. Buna rağmen biri çıkarda bana müspet ilim adına Allah, ahiret ve ruh adına konuşur ve bunlar müspet ilim usulleriyle ispat edilmiş derse; ben bu söze “hezeyan”dır derim. Şayet bir âlim taslağı çıkıp da bana: “Ben bir adamı ölmezden önce ve sonra tarttım, ağırlığında hiç bir fark görmedim. Şu halde ruh yoktur. Olsaydı iki tartı arasında bir fark olurdu derse, ben bu yaveye sadece gülerim. Çünkü ruh tartıya giren bir şey değildir. Zira o bir hayat cevheri, yahut bir hayat gücüdür. Bu türlü maddi olmayan şeyler tartıya girmez.

Bunlar fıtratımızda tabii olarak var olan, ispata ihtiyaç duyulmayan gerçeklerdir. Acıkmak gıdanın, susamak suyun varlığına delalet ettiği gibi, yapımızda var olan Allah inancı da tabii olarak böyle bir varlığın mevcudiyetine delalet eder. Nitekim bir elektrik lambası da yanık ve sönük halde tartıldığı zaman ağırlıkta bir fark görülmez.

Bununla beraber maddeden çıkan esrarengiz bir kudret olan elektrik vardır.

Bir müspet ilimci bana, öldükten sonra dirilme ve ahirete aklım ermiyor derse ben ona: Sen yok iken nasıl var olduğuna ve yarın ölümle yeniden yok olacağına aklın eriyor mu? Seni yok iken var eden mutlak kudretin sahibi yarın da yok olduktan sonra var edebileceğini kabul etmek aklen mümkün, hatta zaruridir. İki benzerden birini kabul edip diğerini reddetmek sadece inatçılık ve körlüktür.

Kur’an Allah kelamıdır, onda gerçeğe aykırı bir şey yoktur. Bu gerçeklerin birileri tarafından kavranamamaları onları gerçek olmaktan çıkarmaz. Bilmediğini bilmek bir fazilet, bilmediğini bilmemek ise tam bir hamakat, cehl-i mürekkep, yani katmerli cehalettir. Filozof Spinosa, Kant, Bergson ve Blondel gibi yüksek tefekkür sahiplerinin üstün zekâ ve kültüre hitap eden görüşlerini herkes anlamaz. Fakat biri çıkarda anlamadığı için bu filozofları reddederse bu kişiye sadece ahmakdenir. Kur’ân-ı Kerim’de her devrin ilmine ve aklının seviyesine göre değerlendirilmesi gereken pek çok sırlar vardır. Bunlara ancak uzman olanlar vakıf olur.

İmanın, Allah’a güvenip dayanmanın insanı güçlü kıldığı, musibet ve sıkıntılar karşısında dik tuttuğu malumdur. Ateistin, sahip olduğu sınırlı imkânlardan başka dayanacağı bir güç yoktur. Bu güçleri kaybedince dünyanın en bedbin insanı olur. Kendini şuursuzca ya alkol ve eğlenceye verir veya intiharı tercih eder. Buna mukabil, her şeyin yaratıcısı ve maliki mutlak kudret sahibi Allah’a dayan bir mü’min daima güçlü, daima ümitvardır. Çünkü sırtını, yıkılmayan güce dayamakta, yokluğun, hiçliğin, anlamsızlığın karanlık ve korkunç atmosferinde değil, daima var olmanın, ölümsüzlüğün, ebedi saadetin mutluluğunu yaşamaktadır. Bu söylediklerimiz gerçek ve kâmil müminler için söz konusudur. İsim ve resim Müslümanlarının bu zevke erişemedikleri malumdur.”

Yunus’ların, Mevlânâ’ların, Bayezid-ı Bistami’lerin, İbrahim Edhem’lerin gönül saltanatına hiç bir kral sahip değildir.

“Boyandım rengine solmazam ayruk.

Yandım aşkına ölmezem ayruk”

diyerek ölümü yenen,

Ölürse tenler ölür, canlar ölesi değil” diyerek ruhun ölmezliğini haykıran Yunus’un iman zevki, gönül huzuru hangi maddi imkânla kazanılabilir?

İlim aklın, iman gönlün ışığıdır. Bu ışıkları söndürmek karanlığa mahkûm olmaktır. Biz mü’minler olarak hem aklın ve ilmin, hem de gönlün ve imanın aydınlığında yaşamaya talibiz. “Hiç körle gören bir olur mu? Veya karanlıkla aydınlık bir midir?” (Ra’d, 16)

Mevlâ bizleri; göz ve gönül körlüğünden kurtararak inkâr karanlığından imanın aydınlığına kavuştursun. Amin.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle

1