Asıl Hayat İntisapla Başlar

Sami Efendi ve Musa Efendi Hazretlerinin gönül dünyasından beslenerek hayırlı ve bereketli hizmetlere imza atmış güzel insanlarla yaptığımız mülakatlar okuyucularımız tarafından çok sevildi. Bizler ehlini ikna edebildiğimiz ve imkan bulabildiğimiz nispette bu mülakatlara devam etme niyetindeyiz.

Sami Efendi ve Musa Efendi Hazretlerinin gönül dünyasından beslenerek hayırlı ve bereketli hizmetlere imza atmış güzel insanlarla yaptığımız mülakatlar okuyucularımız tarafından çok sevildi. Bizler ehlini ikna edebildiğimiz ve imkan bulabildiğimiz nispette bu mülakatlara devam etme niyetindeyiz. Bu sayımızda yine Gülzâr-ı Sami’den yetişmiş, Sahib’ül Vefa’dan hissemend olmuş kıymetli bir hocamızı misafir ediyoruz. Konya’nın güzide gönül erlerinden ve hizmet öncülerinden olan Muhterem Abdurrahman Durmuş Sert hocamız lutfederek sorularımızı cevapladılar, teşekkür ediyoruz. Bu zor zamanlarda bu mülakatın bize ulaştırılmasına vesile olan hocamızın muhtereme kerimeleri Zehra hanımefendiye de teşekkür ediyoruz. Muhterem hocamıza sağlık ve afiyetle dolu bereketli bir hizmet ömrü niyaz ediyor, sözlerinin tesirini Rabbimizden diliyoruz.

 

Aileniz, ilk tahsiliniz ve yetişme muhitinizden başlayarak kısaca hayat hikâyenizi dinleyebilir miyiz?

Abdurrahman Durmuş Sert: Fakir, Çumra’nın Akören Nahiyesi Orhaniye Köyünde 1937 yılında dünyaya gelmişim. Benden önce pek çok kardeşim vefat ettiği için, beni yaşasın diye ismimi “Durmuş” koymuşlar. İlerleyen yıllarda Osman Nuri Topbaş Üstadımıza ismimden memnun olmadığımı söyleyince “Abdurrahman” ismini ilave edecektir. Babam eşraftan Velîlerden Ali Efendinin oğlu Seyit Ali Efendi, annem de yine eşraftan Hacı Ahmet Efendinin kızı Şerife Hanımdır. Babamın babası Ali Efendi İstiklal Harbinde İstanbul’da şehit düşmüş. Annemin babası Hacı Ahmet Efendi ise muhakeme gücü kuvvetli, sözü dinlenir bir şahıs olması hasebiyle köyün adeta kadısı hükmünde imiş. Köylüler aralarında çözemedikleri meseleleri dedem Hacı Ahmet Efendiye danışırmış. Dedem de yardımcı olur, kendini aşan bir husus ise, şehre mahkemeye gitmelerini tavsiye edermiş.

Ailem 1942’de Konya’ya yerleştikten sonra benim Kur’an eğitimim başlamış oldu. Babam Kur’an eğitimine çok önem verir, benim de hafız olmamı çok isterdi. Benim ilk hocam babamdı. Daha iyi belleyebilmek için ilkokula giderken yaz tatillerinde Kur’an okumaya giderdim. O zamanlar Kur’an okutmak yasaktı. Ahmet Baltacı’nın babası Hüseyin Efendi buğday pazarında esnaftı. Oradaki zâhire dükkânında buğday çuvallarının arkasında bana gizli gizli cüz okuturdu. Bir keresinde yine Kur’an okumaya giderken yolda jandarmalar yolumu kesti, başımdan annemin diktiği takkeyi alıp kasaturayla yırtıp attılar. Tabi ben ağlayarak Hocam Kağnıcı Hacı Mehmet Efendinin yanına gitmiştim. Hocam beni arka bahçede okuturdu. Sesim oldukça gür idi. Kur’an okurken hocam sık sık ikaz ederdi “Aman Durmuş Efendi azıcık yavaş oku duymasınlar” derdi. Mübareğin sesi hâlâ kulaklarımda… Yaşım çok küçük olmasına rağmen “Durmuş Efendi” diye hitap ederdi sadece ismimi kullanmazdı. İlkokuldan sonra resmî olarak hizmet veren Bulgurcu Tekkesi Kur’an Kursuna başladım.

O dönemde resmî bir kursun olması ilginç değil mi?

A. Durmuş Sert: Evet haklısınız, Yıl 1949 Tek partili dönem... Ezan Türkçe okunuyor. Tekkeler kapatılıyor, Kur’an okutmak yasak. Lâkin hocam Hakkı Özçimi’nin siyaseti sayesinde Bulgurcu Tekkesi Kur’an Kursu’na kimse dokunmamış. Hocam: “Sakal bıyık bırakmıyorum, fötr şapka takıyorum diye beni Halk Partili (sistemin adamı) sanıyorlar, varsın öyle sansınlar. Yeter ki Kur’an hizmetime, hafızlarıma dokunmasınlar. Eğer böyle yapmasaydım Kur’an okutmanın yasak olduğu bu zamanda Kur’an Kursu açılmasına vesile olamazdım” derdi. Yaa ne günlerden ne günlere geldik… Kur’an okutanın hapse atıldığı, idam edildiği günlerden bu günlere… Şimdi Diyanet görevlisi görevini yapmazsa, Kur’an okutmazsa ceza alır değil mi? Bu günlerin kadrini kıymetini bilmek lazım.

Hâsılı Hakkı Özçimi Hocamda hafızlığımızı ikmal ettikten sonra İmam Hatip Okuluna kaydolduk. Konya Yüksek İslam Enstitüsünden 1965-1966 döneminde ilk mezunları olarak diplomalarımızı aldık. Sonra çeşitli illerde lise ve yüksekokullarda vazife yaptık. Konya İlahiyat Fakültesinden Yardımcı Doçent olarak 1999’da emekli olduk.

Bizim yetiştiğimiz muhiti sordunuz; o dönemlerde memleket zor zamanlardan geçiyordu. Din, iman, ahlâk mefhumu ortadan kaldırılmak isteniyordu. Lâkin, okullardaki hocalarımız çok muhterem insanlardı. Hafızlığa devam ederken Ağazade Osman Koçbeker Hocadan tecvid dersleri aldık. Hacı Veyiszade Hocaefendi hafızlık mektebimize sık sık gelip fıkıh anlatırdı. Hüseyin Tekinbaş Hocaefendi de hafızlığımızı idame konusunda bize çok destek olmuştur.

İmam Hatipte bende en derin iz bırakan hocaların başında Hacı Veyiszade Hocaefendi gelir. Mübarek, Kelâm dersimize girerdi. Biz ilmin kıymetini ve hizmetin ehemmiyetini ilk o mübarekten öğrendik. Sohbet ve mevlit meclislerinde dua ederken mutlaka rahmetli Adnan Menderes’e gözyaşları içinde “Lâsiyyemâ Adnân (hususiyle Adnân’ı da) muhafaza et!” diye dua ederdi.

Bir de yolumuzun büyükleriyle tanışmamız var ki; manevi eğitimimiz için Cenâb-ı Hakk’ın bir lütfudur. İmam Hatip okuluna sağlıkçı olarak görevlendirilen Dr. Mehmet Hulûsi Baybal ağabeyle tanışmak nasip oldu elhamdülillah. Mekânı cennet olsun, bizi ömrünün sonuna kadar da bırakmadı. Bu mübarek yola girmemize vesile oldu. Neredeyse haftanın her günü ya Dişçi Mehmet Efendi’nin ya da Doktor Ağabeyin sohbet meclisinde bulunurduk. İmam Hatip’ten mezun olduğumuz yıl o zamanın Diyanet İşleri Başkanı Eyüp Sabri Hayırlıoğlu tarafından Konya Kapu Camii İmam Hatipliğine görevlendirildik. Müderris Karamanlı Osman Güleryüz Hocaefendi arada Kapu Camii’ne gelir bizi teşvik ederlerdi. Dr. Mehmet Hulusi Baybal ağabey de cemaate gelir bana “Bu camii boş değil. Mânâ ehlinden zâtlar da bulunabilir, abdest hususuna titizlik göster” diye nasihatlerde bulunurdu.

Biliyoruz ki, Kur’an tahsiliniz hayatınızı şekillendiren en önemli amil oldu. Şükür vesilesi bu mevzu hakkında neler söylemek istersiniz?

A. Durmuş Sert: Şimdiye dek Cenâb-ı Hakk’ın lütfuna mazhar oldumsa, bunların hepsi, hafızlığımızın ve de gücümüz nisbetinde Kelâmullaha hizmetimizin bereketidir.

Hafızlığa başladığımda o günün şartlarında ufukta maddi bir istikbal vs. yoktu. Fakat hıfza devam ederken İmam Hatip Mektepleri açıldı, kaydolduk. Ortayı bitirdiğimiz yıl (hafızlıktan dolayı yaşım 19’du) Hacı Fettah Camii İmam Hatipliği boşalmıştı, imtihana girdik, nasip oldu elhamdülillah… Hem liseye devam ettik hem imamlığa. Sonra askerlik, askerliği müteakiben Yüksek İslam Enstitüsünün açılmasıyla yüksek tahsilimiz başladı. Yüksek tahsile devam ederken de Konya İl Müftü Muavinliğine tayinimiz yapıldı. Hem yüksekokula devam ettik, hem müftü muavinliğine… O zamanın müftüsü Merhum Tahir Büyükkörükçü Hocamla beraber çalışmak nasip oldu elhamdülillah.

Konya Yüksek İslam Enstitüsü’nden mezun olduktan sonra hemen göreve başlamamız; 40 yıllık Kur’an-ı Kerim hocalığımızın 34 yılında aynı zamanda fahri imam hatipliğimizin de devam etmesi, hep Kuran’ı Kerim tahsiline ehemmiyetin ve hafızlığın bereketiyle olmuştur.

Burada Hafız olan gençlere bir tavsiyede bulunmak istiyorum: İmamlığı hor görmeyiniz! Bu peygamber mesleğidir. İmamlık görevi size nasip olursa vazifeye başlar başlamaz namazları kısa kısa okuyarak da olsa hatimle kıldırınız. Hafızlığın muhafazası için imamlık büyük lütuftur.

Meslek hayatınız nasıl gelişti?

A. Durmuş SERT: 1962’de yeni açılan Yüksek İslam Enstitüsüne giriş mülakatı için arkadaşlarımızla İstanbul’a gittik. Gönül ehli arkadaşlar tabii… Halit Barkale, İbrahim Küçüktığlı, Süleyman Güzel, Ahmet Kurhan, Ahmet Gözükara, Mehmet Demiray… Mülakata girmeden Sami Efendimizin Erenköy’deki evine ziyarete gittik. Mülakata gireceğimizi arz ettik. Bize öğretmenliğin faziletinden bahsetti, tavsiyelerde bulundu ve “İnşaallah mülakatı kazanır mezun olursunuz” buyurdular. Sami Efendimiz’in yanından ayrıldık, daha mülakata girmeden arkadaşlarımızdan rahmetli İbrahim Küçüktığlı, Cağaloğlu yokuşunda bir kalem yazdırdı: “Yüksek İslam Enstitüsü Talebesi İbrahim Küçüktığlı” diye. İşte teslimiyet!.. Nihayetinde yukarıda ismi geçen arkadaşlarla beraber hepimiz mülakatı kazandık. Konya Y.İ. Enstitüsünü okuyup mezun olarak öğretmen olduk.

Mezuniyetten sonra Konya İmam Hatip Okulu’nda iki yıl Meslek Dersleri öğretmenliği yaptık. Bir gün Yüksek İslam Enstitüsü’nde öğretim üyesi olan İsmail Karaçam Hocam fakiri çağırdı ve “Durmuş Efendi, sizin bu müesseselerde öğretim üyesi olmanızı istiyoruz, müracaatınızı yapınız ” dedi. Yine İstanbul’a mülakata gittik; kazanmışız. Biz Konya’ya vazifelendirilmeyi beklerken tayinimiz Erzurum Y.İ. Enstitüsüne çıktı. Yıl 1969… Tabi o yıllarda şartlar ağır, üç çocuk var, biraz tereddüt ettik gitmekte. Yine Sami Efendimize müracaat ettik; tasdik ve duasını alınca da, Erzurum Yüksek İslam Enstitüsünde Kur’an-ı Kerim Hocası olarak vazifeye başladık. Bir yıl kadar sonra Diyanet tarafından açılan “Aşere İhtisas Kursu”na devam ederek icazet aldık. Erzurum Y.İ.E. de öğretmenliğe devam ederken Müdür Muavinliği ile vazifelendirildik. Vazifeye devam ederken mahkemelik bir durumumuz olmuştu, onu anlatmadan geçemeyeceğim.

Müdürün de raporlu olduğu bir Cuma günü bakanlıktan müfettişler geldi. Okulda öğretmen azlığından dolayı bazı günlere ders koyamıyorduk. Cuma günü cuma saatimiz de boştu. Cuma için ezan okununca müsaade alıp camiye gittik. Tabii Cuma namazından dönünce, sarı zarfı uzattılar. Mesai saatinde vazifeyi terk etmekten lüzum-u muhakeme kararı alındı ve Eskişehir Ticaret Lisesi Din Bilgisi Öğretmenliğine tayinimiz çıkarıldı. Eskişehir’e gittik. Ticaret Lisesinde devam ederken, Öğretim Üyeliği tezini bitirdik. Tabi mahkeme devam ediyor, sıkıntılı bir bekleyiş var. Ama büyüklerimiz de dua ediyorlardı. Bu duaların bereketiyle bizim davamız Cuma günü kendine duruşma koydurmayan bir hâkime denk geldi. Bu arada bizim mahkemenin olacağı gün sabah (mahkemeden önce) Konya’da hâl ehlinden Eskici Mehmet Efendi, babama: “Durmuş Efendi beraat etti Seyit Ali Efendi!” diye müjdeyi vermiş. O zaman telefon falan yok ama manevi telefonlar çalışmış elhamdülillah. Beraatla beraber Kayseri Yüksek İslam Enstitüsüne tayinimiz yapıldı. İki buçuk yıldan sonra 1974’te Konya Yüksek İslam Enstitüsü’ne tayin olduk. 1980 ihtilalinde evinin bombalanması üzerine okul müdürü Lütfi Şenel Bey istifa etti ve idareciliğe bizi uygun gördüler. O karışık dönemde Enstitüler Fakülte oldu. Fakir iki yıl kadar idareciliği sürdürdük ve sonrasında tekrar öğretim üyesi olarak vazifemizi idame ettirdik. Ta ki 1999 da emekli olana dek…

Manevi eğitim süreciniz nasıl başladı?

A. Durmuş SERT: Mehmet Hulusi Baybal Ağabey İmam Hatip okuluna sağlık doktoru olarak geliyordu, kendisiyle bu vesile ile tanıştık. Bizi sohbetlere götürmeye başladı. Bir sohbette, Türk illerinde mezar taşlarına yazılan “üç aylık Mehmet Efendi, beş aylık Ahmet Efendi” gibi yazıların; asıl hayatın tarikate intisabla başladığı anlamına geldiğini duyunca bundan çok etkilendik. Hemen o günün sabahı Dişçi Mehmet Efendi’ye giderek ders aldık, elhamdülillah… Özellikle intisabımızdan sonra -mekânı cennet olsun- Doktor Ağabey bizi hiç bırakmadı. Neredeyse haftanın her günü sohbetlere giderdik. Çok sık olmasa da Sami Efendimizi ziyarete gider, sohbetlerinden istifade ederdik. Özellikle bayram ziyaretine gittiğimizde ertesi gün iade ziyaretlerine, Sami Efendimiz bizi yanında götürürdü mübarek.

  Manevi eğitim sürecinde sizi en çok etkileyen isimler ve hadiseler nelerdir?

A. Durmuş SERT: Biraz önce de bahsettiğim gibi bu yola girmemize Allah razı olsun, Doktor Ağabey vesile olmuştu. Özellikle gençleri gözlemler, istidadı olanlarla özel ilgilenirdi. Maddi manevi yardımlarını esirgemezdi. Onları pikniklere götürür, bilgi dağarcıklarını geliştirmek için elinden geleni yapardı. Evlenecekse özel ilgilenir ve yardımcı olur, tahsil hayatında sıkıntı yaşıyorsa destek olur, yalnız bırakmazdı. Fakirle de ilgi alakası her daim devam etmişti. Hatta biz Aksaray’da Yedek Subay Öğretmen olarak askerlik yaparken tâ oraya kadar gelip arkamızı aramıştı. Bazı vesilelerle bizi Sami Efendimize ziyarete götürürdü. Sami Efendimiz sohbetlerini Osmanlıca eserlerden yapardı. Doktor Ağabey de biz talebeyken Pakistanlı bir âlimin (ismini şu an hatırlayamadım) kaleme almış olduğu Peygamberler Tarihinin iki cildini Osmanlıcaya çevirmemizi istedi. Arkadaşlarımızdan Süleyman Güzel bir cildini, fakir de bir cildini yazdık. Doktor Ağabey randevu alarak bizi İstanbul’a götürdü. O zamanlar Alemdar Ağabeyin demirci dükkânına gelirlerdi Sami Efendimiz. Doktor Ağabey yazmış olduğumuz eseri takdim etti. Sami Efendimiz pek memnun oldular. Bu vesileyle de mübareğin duasını almak nasip olmuştu.

Pek Muhterem Efendimiz gayet hassastı. İrşadını nazikçe yapardı. Bir bayram ziyareti için İstanbul’da bulunuyorduk. Beraberce iade-i ziyarete gittiğimizde evin bahçesinde bir kelb gördük. İçeriye girdikten sonra bu konuya dair sohbet etti. “Ne kadar mübarektir kelb. Onlarda insan-ı kâmilde bulunması gereken güzel hasletler bulunur” buyurdular ve saydılar: “sâdıktır ve kanaatkârdır; tevazu, tevekkül ve teslimiyet ehlidir; zühd sahibidir, gelecek için bir düşüncesi ve hazırlığı yoktur; miskindir, bir şey verilirse alır, verilmezse razı olur; uyanıktır, az uyur; gönlü toktur; edeplidir, haddini bilir.” buyurmuşlardı. Hâsılı Sami Efendimiz gönül dünyamızda pek derin izler bırakmıştır.

Bu noktada Sami Efendi hazretleri ile ilgili kanaat, intiba ve düşüncelerinizden biraz daha bahsedebilir misiniz?

A. Durmuş Sert: Sami Efendi (k.s.) etrafını hâliyle etkilerdi. Ekseriya sükûtu tercih eder, fazla konuşmazdı. Yürürken yavaş yürür, fakat herkesten hızlı yol alırdı. Gayet az yerdi. Sohbetlerini çoğunlukla tasavvufi eserlerden okuyarak yapar, ekseriyetle kalp tasfiyesi üzerinde dururlardı. İhvana çok ehemmiyet verir, bir beldede tek ihvan bile olsa özen gösterir, ziyaretine giderdi. Bayramlarda muhakkak iade-i ziyarette bulunur, devrin büyük âlimlerini ziyaret ederdi. Hiç kimsenin kırılmasını istemez, kimseden de incinmezdi. Tedbirlere riayet eder ve herkesin riayet etmesini tavsiye ederdi. Bu suretle memleketin en hassas devrinde bile ihvanı muhafaza edebilmiştir. Nihayetinde pek çok âlimin hapse girdiği bir dönemde Cenâb-ı Hakk’ın muhafazası ve tedbir sayesinde olumsuz bir hadise yaşamamıştır.

Musa Efendi hazretleri ile tanışmanız nasıl oldu?

A. Durmuş Sert: Dr. Mehmet Hulusi Baybal Ağabey bizi birkaç genç arkadaşla beraber İstanbul’a götürdü. Sultantepe Köşküne gittik. Musa Efendimiz bizi şahsen buyur etti ve kendi elleriyle servis yaparak ikramlarda bulundu. Akabinde Sami Efendi Hazretleri teşrif ettiler. Mevlid-i şerif programı oldu. Yani ilk görüştüğümüzde de hizmetteydi mübarek.

Bir eğitimci olarak Musa Efendi hazretlerinin nasıl bir irşad üslubu olduğunu düşünürsünüz?

A. Durmuş Sert: Musa Efendimiz’ in hizmetteki hassasiyeti beni çok etkilemiştir. Maneviyatın yanı sıra hizmette kaliteye de çok önem verirdi. Hediye paketlerinin zarafetinden, bağış zarflarının takdimine kadar pek çok konuda ka’bına varılmaz bir incelik içindeydi. Kendisi gayet titiz davranır etrafındakileri de bu şekilde eğitirdi. Medine’de Ramazan’da ilk iftar sofrası açma âdetinin Musa Efendimizin girişimiyle başlamış olması dikkatimi celb etmiştir. Açılan iftar sofralarını gören Araplar ve diğer hacılar da sofra açmaya başlamışlar. Yalnız Musa Efendimizin açtığı sofralarda düzen intizam fevkalade tabii. Normalde de sofra düzeninde titiz olduğunu biliriz, lâkin Medine’de o yoğunlukta bunu sağlayabilmek ancak Rasulüllah (s.a.v.)’e duyduğu derin muhabbet ve edepten olsa gerekti.

Bir sohbet evinde akşam olması hasebiyle elektrikler yanıyor, perdeler açık. Musa Efendimiz perdelerin kapatılmasını söylüyor; “Efendim karşısı boş arazi, kimse yok” diyerek perdeyi kapatmamışlar. Mübarek biraz sükût ettikten sonra sohbet etmeden müsaade alıyorlar. Bir başka sohbette de girişte ayakkabıların kapı girişinden başka bir yere taşındığına şahit olunca memnun olmuş ve huzur dolu bir sohbet yapmışlar. Burada Musa Efendimizin -Üstadı Sami Efendimiz gibi- tedbir konusunda ne kadar hassas davranarak örnek olduğunu görüyoruz.

Yazısı inci gibiydi. Yani kelamıyla kalemiyle her haliyle tam bir İstanbul Sultanıydı. Daha sayamadığımız pek çok güzel hasletleriyle yaşayarak, örnek olarak irşad ederlerdi. İbadette, muamelatta, hizmette hulasa her konuda ne yapılacaksa en mükemmeli olsun isterdi ve yakınındakileri de öyle yetiştirdiği malumumuzdur.

Manevi hizmet süreciniz ne zaman ve nasıl başladı?

A. Durmuş Sert: 1996’da Dr. Mehmet Hulusi Baybal ağabeyin vefatını müteakiben bizi İstanbul’a davet ettiler. Cemaat ve Musa Efendimizin huzurunda vazifemiz tevdi edildi. Akabinde Musa Efendimiz bizlerle özel olarak görüşme yaptılar. Dualarını alarak manevi hizmetimize başladık. Cenab-ı Hakk son nefesimize kadar lâyık-ı veçhiyle vazifemizi yerine getirmeyi nasip etsin.

Manevi hizmette dikkat edilmesi gereken en önemli hususlar nelerdir? Bu konuda yeni başlayanlara neler tavsiye etmek istersiniz?

A. Durmuş Sert: Bu konuda söylenecek çok söz var ama en önemli birkaç maddeyi zikretmekle yetinelim.

- Manevi hizmette şeytanın vesveseleri çok olur buna fırsat verilmemeli. İstenilen vazife ne olursa olsun küçük görmeyip, zamanında en güzel şekilde yerine getirilmeli.

- Hizmette benlikten son derece kaçınmalı, zira benlik hizmetin kanseridir.

- Vazife verildiği zaman, geri bildirim raporu ihmal edilmemeli. Yani işi yaptığını ya da neden yapamadığını geciktirmeden vazifeyi veren kişiye bildirmelidir.

İlahiyat fakültesinde yıllarca hizmet ettiniz. Din eğitimine ilişkin neler söylemek istersiniz?

A. Durmuş Sert: Malumunuz her insan İslam fıtratı üzerine yaratılmıştır ve yapısı itibariyle, hayra da şerre de istidadı vardır. İstidatları bakımından hangi yönde eğitilirse o yönde gelişecektir. Eğitimcinin vazifesi de insandaki istidatları keşfedip onu ebedi saadete ulaştıracak eğitimle donatmaktır. Siz de takdir edersiniz ki; din eğitiminde görevli olanların mesuliyeti, diğer tüm eğitimcilerden daha ağırdır. Misal; dünyevi bir ilmin öğretmeni dersini sevdiremezse talebe o dersten soğur. Ama din eğitimiyle vazifeli olanlar talebeye, dini sevdiremezse çok büyük bir vebale girmiş olur. İslam’ı sevdirmek de Rasûlullah’ı (s.a.v.) sevdirmekten geçer. Dinimiz merhamet dini, Peygamberimiz (s.a.v.) Rahmet peygamberidir. Evvela eğitimcinin gönlü Peygamber Efendimizin (s.a.v.) muhabbetiyle dolu olmalı ki; talebeye yansıtabilsin. Âlemlere Rahmet Peygamberimiz (s.a.v.)’ in muhabbeti olmadan bir din eğitimi düşünülemez.

Eğitimci tecrübelerinizden yola çıkarak modern zamanlarda tasavvuf konusunun nasıl ele alınması gerektiğini düşünürsünüz?

A. Durmuş Sert: İçinde bulunduğumuz asır, maddenin maneviyata galebe çaldığı bir zaman dilimi. Aşırı derecede dünya meşgalesi var ve telaşeler, çalışmalar daha çok dünyevi rahatlık için. Dolayısıyla çoğu insan dünyevi anlamda rahatlık içerisinde rehavete sürüklenmiş durumda. Beden rahat olunca rûhî hasletler gelişemiyor. Hâlbuki insan, ruhunu beslediği ölçüde huzur bulur. Huzursuzluklar başlayınca modern zamanın insanı farklı arayışlara giriyor. Büyük meblağlar ödeyerek farklı çıkış yolları arıyor. Tasavvuf sayesinde ise insan, nefsini tanır. Nefsini tanıyan kendini bilir. Tasavvuf sayesinde bir kâmil mürşide bağlanır da onun manevi eğitimine girerse, Allah’ın izniyle yolunu şaşırmaz. Zira tasavvufun amacı Kur’an’ı Kerim’i ve Sünnet-i Seniyye’yi daha iyi anlayabilme ve yaşayabilme gayretidir. Hülasa günümüz insanının tasavvufi bir anlayışa ve hayata, her devirdeki insandan daha fazla ihtiyacı vardır.

Birçok hayırlı sivil toplum çalışmasına öncülük yapıyorsunuz. Vakıf ve dernek çalışmalarında dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir?

A. Durmuş Sert: Osman Nuri Topbaş Üstadımız; “Hizmet, Cenâb-ı Hakk’ın bizleri mesul kıldığı içtimai kulluk vazifemizdir” buyuruyor. Yani öncelikle hizmet etmemizin bir kulluk vazifesi olduğunu unutmamamız lâzım. Hizmet nasip olmuşsa da bunu bir nimet bilmek lâzım.

Bir başka konu, vakıf ve dernek kuruluşlarında kadro oluştururken seçilecek şahısların insanî ilişkilerde başarılı olması lâzım. Çünkü vakıf işi gönül işidir. Gönülleri inciterek Rabbimizin razı olacağı bir hizmette bulunamazsınız. Vakıf ve dernek çalışanları muhataplarına nezaketli, edepli davranmalı, senli benli hitap etmekten sakınmalı. İsmin yanına bir sıfat eklemeli. Mesela Mehmet Efendi gibi…

Herkesin bir istidadı vardır, buna göre vazife verilmeli. İstidadının üstünde vazife verip bıktırmamalı ya da boş bırakıp rehavete sevk etmemeli.

Ayrıca israf konusunda titiz olmak gerek. Burada tüyü bitmedik yetimin hakkı var, bunu unutmamak lâzım.

Hizmette ehliyle istişare de çok mühim. İstişare sonucuna göre alınan kararlar en kısa zamanda uygulanmalı. Çözülemeyen problemlerin ve geciken kararların heyecanların sönmesine sebebiyet vereceği unutulmamalı.

En mühimi de zekât konusunda çok dikkatli olunmalı. Fıkhi gereklilik neyse o uygulanmalı.

Size göre manevi eğitimin olmazsa olmazları nelerdir?

A. Durmuş Sert: Öncelikle kişi ehl-i sünnet itikadına göre itikadını düzeltmeli. Sonra ilmihalini öğrenmeli ve amel etmeli. Şeriatsız tarikatın olmayacağı bilinmeli. Sonra da bir kâmil mürşide bağlanmalı ve onun gösterdiği istikamette manevi hayatına yön vermelidir.

Son olarak okuyucularımıza nasıl bir mesajınız olur?

A. Durmuş Sert: Altınoluk ve ilave dergileri her seviyeden ve her yaştan insana hitap ediyor. Dergilerimiz yolumuzun adeta manevi bir ziyafet sofrası… Bu sofradan herkes ihtiyacına göre nasibini alıyor. Altınoluk’un hizmete devamı için aboneliği ciddi takip etmek lâzım. Gençlerimize düğün hediyesi, yarışma hediyesi veya çeşitli vesilelerle aboneliği artırmaya gayret etmeliyiz. Bu röportaj vesile ile bize böyle güzel bir imkân sağladığınız için sizlere teşekkür ederim. Cenab-ı Hakk her türlü felaket ve musibetlerden vatanımızı milletimizi ve İslam Âlemini muhafaza eylesin. İçinde bulunduğumuz Ramazan-ı Şerif’i hakkıyla ihya etmeyi nasip eylesin. Âmin.

• Muhterem Hocam çok teşekkür ederiz.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle