Fıtratın Kabuk Bağlaması

Fıtrat, yaratılışın ilk tarz ve şeklini ifade eder. Bu anlamda tüm varlığın, Yüce Yaratıcımız tarafından verilen yaratılış maksadını gerçekleştirebilecek donanımlardan oluşan tabiî bir fıtratı vardır. İnsan için de durum aynıdır.

Fıtrat, yaratılışın ilk tarz ve şeklini ifade eder. Bu anlamda tüm varlığın, Yüce Yaratıcımız tarafından verilen yaratılış maksadını gerçekleştirebilecek donanımlardan oluşan tabiî bir fıtratı vardır. İnsan için de durum aynıdır. Bu fıtrat, zamanla sosyal çevre, kişinin temayülleri, yapıp ettiği ve alışkanlık haline getirdiği amel ve davranışları neticesinde kemâl mertebesine doğru gelişip daha da tekâmül edebilir, en güzel kıvama doğru dal budak salarak meyveye durabilir. Bu tabii yönelişin aksine, fıtratın sesine ve yönelişine vurdumduymazlık ve daha da önemlisi fıtrata rağmen oluşan farklı kabuller, inançlar, nefsânî ve şeytânî telkinler neticesinde oluşan zararlı cereyanlara kapılma neticesinde de fıtrat kapanıp iş göremez hale gelebilir ve nihayet savrulmalar ve sapmalar anaforunda kendini kaybedebilir. Esasen Rabbimizin kullarına rahmetinin bir tecellisi olarak gönderdiği dinlerin ve peygamberlerin temel misyonu da işte bozulan ya da yönünü değiştiren beşeriyete, fıtrat çizgisini hatırlatmak, özlerindeki cevherin üzerindeki kabukları sıyırıp atmaktır. Âyet-i kerimede şöyle buyurulur:

“(Ey Resûlüm!) hakka yönelmiş olarak yüzünü (hak) dîne doğrult! Allah’ın, insanları onun üzerine yarattığı fıtratına! Allah’ın yarattığı bu fıtratın yerine koyacak bir başka bedel (alternatif) bulunmaz. İşte doğru din budur! Fakat insanların çoğu bilmezler.”  (Rûm Sûresi 30/30)

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, bu âyetin tefsirinde der ki: “Allah’ın asıl yaratışı olan fıtratı, gereğinin aksine giderek bozmaya, değiştirmeye kalkışmayın. Çünkü Allah’ın yaratışına bedel bulunmaz. Zayi ettiğiniz bir kabiliyeti hiçbir sanatla yerine koyamazsınız. Din, fıtratı değiştirmek için değil, geliştirmek içindir. İşte doğru ve sağlam din budur. Yani eğrilikten sakınıp, bütün insanların üzerinde yaratılmış olduğu fıtratı, doğrulukla takip etmektir. Fakat insanların çoğu bilmezler de çarpık giderler, dini fıtratta değil, âdette ararlar veya heveslerine uyarlar, Allah’ın yarattığı fıtratı değiştirmeye kalkarlar.”

Halbuki her şey, aslî fıtratında kaldığı sürece güzeldir, verimlidir ve huzurludur. Erkeğin kadınlaşması nasıl bir zulümse, kadının da erkekleşme temâyülü, başta kendi fıtratına olmak üzere varlık nizamına ve ahengine karşı bir zulümdür. Kendi özgün varlığını ve kabiliyetlerini geliştirip yükseltmek varken, içinden (nefsânî dürtüler kaynaklı) ve dışından (şeytânî ifsad merkezli) esen rüzgarlara teslim olup savrulmalar içinde helake doğru sürüklenmek, nasıl bir akıl ve zekâ ürünüdür? Rabbimiz böylesi arzularla fıtratına rağmen bir yönelişe girenleri şöyle uyarır:

“Allah’ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri iç çekerek arzu etmeyin. Erkeklerin de kazandıklarından nasipleri var, kadınların da kazandıklarından nasipleri var. Allah’ın lütfundan isteyin; şüphesiz Allah her şeyi bilmektedir.”  (Nisâ Sûresi 4/32)

Kur’ân-ı Kerim, insanın yapıp ettiği yanlış davranışlar, masiyetler ve günahlar neticesinde kalplerin (insanî özün, fıtratın) pas tutması ve neticede hakikatler karşısında duyarsızlaşması, sağırlaşması ve körleşmesinden bahseder.1 İşte bu hal, fıtratın birtakım batıl arzular ve alışkanlıklar neticesinde kabuk bağlamasının tabiî bir sonucudur. Bu öyle bir kabuk bağlamadır ki vicdanın sesi artık duyulmaz olmuş, dışarıdan gelecek hakikat çağrılarına karşı da bütün pencereler neredeyse kapanıp kilitlenmiştir. Bu sonucun oluşmasını Kur’an, “Kötülüğün kişiliği çepeçevre kuşatması (ihata etmesi)” olarak anlatır.2 Artık bu yeni durum, yaratılış fıtratının üzerinde oluşan ve onu örten tabiat-ı saniye yani ikinci bir tabiat (kişilik mahiyeti) sayılır. Batılı hak, hakkı batıl görmeye başlar. Duygular, zevkler ve hedefler değişmiştir. Temizlik ve kirlilik, güzellik ve çirkinlik yer değiştirir. Mevlâna Mesnevî’sinde böylesi bir değişimi bir hikâye ile şöyle anlatır:

“Birisi güzel koku satanların çarşısına varınca kendinden geçti, yere düştü, bayıldı. İyi huylu, güzel kokular satanlardan gelen ıtır kokusu, adamın başını döndürdü, olduğu yere düşüp kaldı. Tam yarım gün yol geçidinde hiç bir şeyden haberi olmaksızın bir leş gibi yattı kaldı.

O zaman halk onun başına toplandı, derdine derman aramaya başladı. Birisi elini onun kalbine götürüyor, atıp atmadığını anlamak istiyordu. Öbürü yüzüne gül suyu serpiyordu. Gül suyu serpen bilmiyordu ki, onun başına ne geldi ise gül suyun­dan geldi. Biri ellerini, başını ovalamada idi. Öteki ateşi düşsün diye ıslanmış sa­man getirip göğsüne sürüyordu. Birisi öd ağacı ile şekeri karıştırıp tütsülüyordu. Bir başkası elbisesini soyup onu hafifletiyordu. Başka birisi nasıl atıyor diye nabzını tutuyordu. Bir başkası da eğilmiş ağzını kokluyordu. Şarap mı içmiş, esrar mı çekmiş, afyon mu yutmuş anlamak istiyordu. Halk onun kendinden geçişi yüzünden şaşırıp kalmıştı.

Derken; “Filan kişi misk satıcılar çarşısında baygın düştü, yatıyor.” diye yakınlarına haber yolladılar. Neden kendinden geçti, ne oldu da leğeni damdan düştü, yâni rezîl ve perişan oldu; kimse bilmiyordu.

O düşüp bayılan deri tabaklayıcı debbağın gürbüz, anlayışlı bir erkek kardeşi vardı. Hemen koşa koşa geldi. Yeni içinde bir parça köpek pisliği vardı. Halkı yararak kardeşinin başı ucuna geldi.

“Ben onun neden bayıldığını biliyorum.” dedi.

Sebebi bilince iyileş­tirmek kolaydır. Sebep belli olmazsa güçtür. Bu hastalığın ilacı nedir? Bunda yüzlerce ihtimal var. Ama sebebini bilirsen, iş kolaylaşır. Sebepleri bilmek bilgisizliği gi­derir.

Kendi kendine dedi ki: “Şu köpek pisliğinin kokusu, onun beynine, damarlarına, iliğine kat kat olarak işlemiştir. Çünkü o rızkını elde etmek için her gün sabahtan akşamlara kadar pisliğe gömülmüş olarak, pis kokular içinde debbağlık yapmaktadır. Tıp ilminde üstad sayılan büyük hekîm Calinüs da böyle demiş: ‘Hastaya neye alışmış ise, neyi huy edinmişse onu ver. Çünkü onun hastalığı, alışkanlığına aykırı şeylerdendir. Bu sebeple hastalığının ilacını, onun alıştığı şeylerde ara.’ Bu adam da pislik çeke çeke, pislik böceğine dönmüştür. Pislik bö­ceği elbette gül suyundan bayılır. Onun ilacı köpek pisliğidir. Çünkü o, ona alışmıştır. Onunla uğraşmayı adet edinmiştir. Huy edinmiştir.”

Bayılan debbağın kardeşi vereceği ilacı görmesinler diye hastanın başında toplanmış olanları oradan uzaklaştırdı. Gizli bir şey söylüyormuş gibi, başını debbağın kulağına yaklaştırdı. Ve elindeki pislikten, bir parçasını, onun burnuna koydu. Debbağın pis beyninin ilacını köpek pisliğinde gördüğü için, onu elinde ezmişti. Burnunun içine köpek pisliği konan baygın adam, biraz zaman geçince kımıldamaya başladı.

Halk bu hali görünce, “Bu şaşılacak bir ef­sun.” demeye başladı. Diyorlardı ki: “Bu adam bir efsun okudu da baygının kulağına üfledi. Efsun, ölmüş gitmiş adamın imdadına yetişti.”

Mayası bozuk kişilerin kımıldanması, kötülük, günah yüzündendir. Zinadan, bakıştan, göz süzüşten, kaş oynatıştan harekete gelirler. Öğüt miski, öğüdün hoş kokusu kime fayda vermiyorsa, o muhakkak kötü kokulara alışmıştır. Pis şeylerle, temiz şeyler uzlaşmaz.

Ey güvenilir kişiler! Pis şeylerle, temiz şeyler uzlaşmaz. Pislere, temiz şeyler layık değildir. Kâfirler, peygamberlere gelen vahiylerin güzel kokusu ile çarpıldılar. Kendilerini kaybettiler de; “Sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık.” diye bağırmaya başladılar. Diyorlardı ki: “Sizin bu sözleriniz, bize zahmet vermede, bizi hasta etmektedir. Sizin öğütlerinizi iyiye yormuyoruz. Eğer susmaz da, açıkça öğüde başlarsanız, hemen sizi taşlarız. Biz aslı olmayan saçma şeylerle semirmiş kişileriz. Kendimizi öğüt dinlemeye alıştırmamışız. Bizim gıdamız yalandır, laftır. Olmayacak şeylerdir. Sizin haber verdi­ğiniz şeyler midemizi bozuyor. Siz, bizim hastalığımızı yüz kat daha artırmadasınız. Siz akla ilaç olarak afyon veriyorsunuz.”

Evet, Lut -aleyhisselam-’ın fıtratı kabuk bağlayan ve pislikten gıdalanmayı itiyat haline getirmiş kavmi de diyordu ki:

“Bunları ülkenizden sürüp çıkarın! Bunlar tertemiz kalmak isteyen insanlarmış.” (Neml Sûresi 27/56)

Fıtrat cevherini günah ziftiyle kaplayan kimselere karşı yapılması gereken, “Pisliğinizde boğulun!” diyerek kendi hallerine bırakmak değil, pasif bir duruşla seyretmek de değil; tam aksine onları da arındırma adına bir gayrete soyunmaktır. Arınmaya karşı direnç varsa, pisliğin tüm toplumu kuşatmasına fırsat vermemektir. Bu yolda herkesin yapacağı bir şey elbette vardır. Vazifeyi başkasına havale etmek değil, vazifeyi gücümüz nispetinde kuşanmak esastır. Fıtratın sesi budur.

Dipnotlar: 1) Bk. Bakara Sûresi 2/6-7; Mutaffifin Sûresi 83/14. 2) Bakara Sûresi 2/81.

PAYLAŞ:                

Adem Ergül

1965 yılında Konya’da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini burada tamamladı. 1985-1989 yılları arasında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde lisans eğitimi aldı. Aynı fakültede lisansüstü eğitimine de

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle