HuzurYaratılış Ayarlarına Dönüşledir

: İslam Geleneği’nde fıtrat, insanın yaradılış ayarlarını ifade eder. Fıtrat kavramı başka bir açıdan insan nedir, insanın doğası nedir sorusuna karşılık gelmektedir. İnsan nedir sorusuna verilen cevaplar bin bir türlüdür. Hümanist psikolojinin önemli isimlerinden Ercih Fromm şöyle yazar: “…çağdaş insan kendini, yine de tedirgin ve gitgide daha şaşkın hissetmektedir.

Ali Rıza Bayzan Kimdir?

Lisans eğitimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, yüksek lisansını Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Din Psikolojisi Ana Bilim Dalı’nda yapan Ali Rıza Bayzan 1993’ten beri “Tasavvuf ve Psikoterapiler” üzerine araştırmalar yapıyor. Bu alanda çıkan kitapları şunlardır:

• Sûfî ile Terapist, 2015, 8. Baskı, Etkileşim Yayınları

• Terapistin Sûfî Olursa, 3. Baskı, 2018, Tuti Kitap

• Aklı Karışık: Bil Kendi Kadrini, 2018, Tuti Kitap

 

 

Psikolojik açıdan fıtrat kavramını nasıl anlamalıyız?

ALİ RIZA BAYZAN: İslam Geleneği’nde fıtrat, insanın yaradılış ayarlarını ifade eder. Fıtrat kavramı başka bir açıdan insan nedir, insanın doğası nedir sorusuna karşılık gelmektedir. İnsan nedir sorusuna verilen cevaplar bin bir türlüdür. Hümanist psikolojinin önemli isimlerinden Ercih Fromm şöyle yazar: “…çağdaş insan kendini, yine de tedirgin ve gitgide daha şaşkın hissetmektedir. Tabiatın efendisi oldukça, kendi elleriyle yapmış olduğu makinenin kölesi haline gelmiştir. Madde konusundaki tüm bilgisine rağmen, insan varlığının en önemli ve temel soruları konusunda bilgisizdir: İnsan nedir?”

Prof. Dr. Doğan Cüceleoğlu’nun belirttiği gibi Psikolojik terapi yöntemlerinin temeli, “İnsan nedir, nasıl ve niçin düşünür, hisseder ve davranır?” türünden sorulara verdikleri cevaplarda yatar. Ancak psikoterapi yaklaşımlarının insan nedir sorusuna verdikleri cevaplar birbirinden çok farklıdır.

Örneğin Klasik Psikanalizin öncüsü Freud’a göre, insan aslında bencil ve anti-sosyal bir yaratıktır. Öğrencisi Jung’a göre, Freud’un sözünü ettiği insan “Bir asi, bir kriminal ya da bir deliden başka bir şey olamazdı.”

Freud, ahlâk konusunda insan tabiatının kötü olduğunu öne süren anlayışa bağlı kalmıştır. Bunun içindir ki, insan tabiatının değiştirilemeyeceğini ve kötülüğün yeryüzünden silinemeyeceğini, olsa olsa denetlenebileceğini kabul eden karamsar bir görüşün temsilcisidir. Başka bir deyişle Hıristiyanlıktaki ‘asli günah’ kavramını benimsemiş olan -insan tabiatının ta başından lanetlenmiş olduğunu, kötü olduğunu, kendi başına kurtuluşa ulaşmasının mümkün olmayacağını öne süren- kötümser bir dinsel görüşün din-dışı alandaki temsilcisidir.

İnsanın doğası hakkında klasik psikanaliz ve klasik davranışçılık arasındaki kimi farklılıklar olmakla birlikte; her ikisi de davranışı aynen hayvanlarda olduğu gibi açıklar. Her ikisi de “İnsanın biyolojik yanına daha çok önem vermekte, davranışların esas amacının fizyolojik ihtiyaçların meydana getirdiği gerilimi giderme olarak kabul etmektedir.”  Bu bakımdan her iki yaklaşım için insan gelişmiş bir hayvandan, çıplak bir maymundan başka bir şey değildir.

Varoluşçu-İnsancı yaklaşım ise insanın hayvandan öte bir canlı olduğunu vurgular. Örneğin Danışan Merkezli Psikoterapinin öncüsü Carl Rogers, insanın aslında uyumlu, akılcı ve iyiye yönelik olduğunu vurgular. Düşmanlık, kıskançlık gibi eğilimler, insan cinsine özgü asli tepkiler değildir. Bunların sevgi ve güvenlik gibi daha temel isteklerin engellenmesi sonucunda ortaya çıkan tepkiler olduğunu ileri sürmektedirler. İnsanın temel amacının doğuştan getirdiği potansiyelleri aktif hale getirmek yani kendini gerçekleştirmek olduğu vurgular.

Rogers örneğinde olduğu varoluşçu-insancı yaklaşım insanın doğası konusunda iyimserdir. Ancak insanın metafizik boyutunu kabul etmez varoluşçu-insancı yaklaşım; bu konuda psikanaliz ve davranışçı yaklaşımdan bir farkı yoktur.

Psikolojide en yeni akımlardan olan Transpersonal yaklaşım ise kendini gerçekleştirme güdüsünün de ötesine geçer ve “aşkınlığı” vurgular. Örneğin Maslow, klasik psikanaliz ve davranışçılığa tepki olarak “İnsan bilinenden çok daha yüksek ve aşkın bir doğaya sahiptir” der. Maslow aşkınlığı vurgulasa da ondaki bu vurgu metafizik boyuta varmaz.

Transpersonal yaklaşımın önemli isimlerinden Stanislav Grof ise insan doğasının en temelde ilahi bir öz olduğunu vurgular.  Grof bu tezini temellendirirken İslam Geleneği’nden de yararlanır. Şöyle yazar Grof Kozmik Oyun kitabında: “Kişinin ilahîlikle özdeş oluşuna dair bu içgörü her ne kadar farklı şekillerde anlatılsa da tüm büyük manevî geleneklerin temelinde yer alan nihai gerçektir.” Grof, bu bağlamda Hz. Muhammed’in (a.s.m.) “Kendini bilen Rabbini bilir” hadisini de referans gösterir. Bu çerçevede Grof şunları da vurgular: “Gerçek varlığımız kozmik yaratıcı ilkeyle bir olduğu için açlığımızı maddî dünyada peşinden koştuğumuz hiçbir şey gideremez. Tanrısal kaynakla mistik birlik dışındaki hiçbir deneyim en derin arzumuzu tatmin etmez.”

Çağımızın önemli İslam düşünürlerinden birisi olan Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr, fıtrat kavramını antropolojinin kavramlarına benzeterek “homo İslamicus” olarak ifade eder.  Modern Dünyada Geleneksel İslam adlı kitabında Nasr bu kavramı şöyle açıklıyor: “Homo İslamicus, öncelikle Allah’ın kulu ve O’nun yeryüzündeki halifesidir. O, tesadüfen konuşabilen ve düşünebilen bir hayvan değil, Allah tarafından yaratılmış bir ruh ve nefse sahip olan bir yaratıktır. İnsanın yeryüzünde hükmetmesi, kendisi için değil, bütün yaratıklardan üstün olduğu ve Allah’ın halifesi olduğu içindir. Bu yüzden, yaratılmış düzenin Allah’a karşı sorumlusu odur ve Allah’ın yaratıkları içinde bir de rahmet vesilesidir.”


Fıtrat değişir mi, Allah ile kulu arasındaki ilişkide fıtratın yeri nedir, fıtratın bozulması nasıl olur?

A.R. BAYZAN: Bu sorulara cevap verebilmek ve tasavvuf açısından insanın kişiliğini çözümlemek için fıtrat kavramının yanı sıra Kalp, Nefs ve Ruh kavramlarını da ele almak gerekir.

Sûfîlere göre insanda merkez kalptir. Kalp, nefs ve ruh için hem bir iktidar hem de bir savaş alanıdır. Nefs ve ruh, iktidarı ele geçirmek için kalp üzerinde savaş verecektir. Bu bağlamda sûfîler ‘kalp’ kelimesinin ‘dönmek’ anlamına gelen bir kökten türemesine de işaret ederler. Başka deyişle kalp baskın çıkandan yana dönecektir. Buna göre sûfî perspektiften kişilik tiplerini iki kutupta toplamak mümkündür:

• Nefsin egemen olduğu kalp

• Ruhun egemen olduğu kalp

Sûfî geleneğe göre nefsin egemen olduğu kalbin ideal örneği tanrılık iddiasında bulunan Firavun ve Nemrut’tur. Bundan olsa gerek sûfî Hamdun Kassar (ö. 884) şöyle der: “Bir kimse; nefsinin, Firavn’ın nefsinden daha hayırlı olduğunu zannederse, kibir veya gurur göstermiş olur.”

Sûfî perspektiften ruhun egemen olduğu kalbin ideal örnekleri ise Hz. Âdem, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed (a.s.m.), ezcümle insan-ı kâmildir.

Sufi geleneğe göre Hazret-i Allah önce ruhlarımızı yaratmıştır. Ruhlarımıza “Elestü bi-Rabbi-küm [Ben sizin Rabbiniz değil miyim]?” diye hitap etmiştir. Ruhlarımız da “Kâlû Belâ Şehid-nâ [Dediler ki: Evet buna şâhidiz]!” diye cevap vermiştir. (Kur’an-ı Kerim, Araf sûresi, 172)

Sûfîler, Hazret-i Allah’ın ruhlarımızla görüştüğü bu meclise, ‘Bezm-i Elest’ adını verirler. Sûfîlere göre Bezm-i Elest, hem insanın varoluş macerasının başlangıcıdır hem de ruhlarımızın yaşayıp yaşayabileceği en büyük tecrübelerden birisidir.

Sûfîler, Bezm-i Elest’i yorumlarken Hazret-i Allah’ın el-Vedûd ismine özellikle vurgu yaparlar. El-Vedûd, seven ve sevilen demektir. El-Vedûd isminin bir yansıması olarak Hazret-i Allah Bezm-i Elest’te ruhlarımızı sevmiş, yine el-Vedûd isminin bir yansıması olarak Bezm-i Elest’te ruhlarımız Allah’a sevdalanmıştır. Böylece ruhlarımız Bezm-i Elest’te Mutlak Aşk’ı tatmıştır.

Yunus Emre’ye (ö. 1321) göre Bezm-i Elest, ‘Allah evi’dir, ‘hakikat âlemi’dir, ‘ezelî vatan’dır, ‘aşk ili’dir.

Hazret-i Allah’ın hem Cemâlî isimleri vardır, hem de Celâlî isimleri vardır. Bezm-i Elest’te ruhlarımız Allah’ın Cemâlî isimlerinin yansımalarına muhatap olmuştur. Celâlî isimlerini tanımak için ruhlarımızın yeryüzüne, Allah’ın kahır evine inmesi gerekiyordu.

Beden kalıbına girip yeryüzüne gelen insan kendi aslını unutmuştur. Mevlana’nın dediği gibi “Sen (...) ne yazık ki, kendi aslını unuttun.”

Dünyaya gönderilen insan Yunus’un deyişi ile garip kalmış, gurbete mahkûm olmuştur. Yunus’a göre gurbet, insan için bir firkat halidir; bu yüzden de rahatsız, doyumsuz ve huzursuzdur insan. Ancak vuslat sayesinde insan bu rahatsızlık, doyumsuzluk ve huzursuzluktan kurtulabilir. Firkat, Allah’tan ayrılık, vuslat ise Allah’a kavuşmadır. Hep daha iyi, daha güzel, daha doğru derken insan ancak Mutlak İyi, Mutlak Güzel, Mutlak Doğru ile huzura erecektir. Bu da aslında fıtrat’a, yaradılış ayarlarına dönüştür.


Son dönemde biyolojik ve teknolojik gelişmeler insanın kendi kendini tasarlayıp üretebileceğine ilişkin kanaati güçlendirdi. Bunu fıtrat konusu çerçevesinde nasıl yorumlarsınız?

A.R. BAYZAN: Biyo-teknolojik gelişmelerin ve nöro-biyolojik araştırmaların insanların davranışlarını etkileme potansiyeli oldukça çoktur elbette.  Ancak günümüzde bir hücre geliştirmek bile hayal iken bütün bunların insanın kendi kendini tasarlayıp üretebileceği tezine dayanak göstermek fazlasıyla fantastik bir görüş olur. GDO kavramını duymayan kalmamıştır. Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar, genetik müdahale yöntemleriyle genetik yapısına bitki, bakteri, virüs vb. herhangi bir başka canlıdan alınan gen veya genlerin aktarılmasıyla elde edilen yeni organizmalardır. Gıda sektöründe GDOlu ürün sayısı çok yaygındır. GDOlu ürünlerin beden ve ruh sağlığımız üzerinde kimin az kimi çok negatif etkisi vardır. Son yapılan araştırmalarda GDOlu mısır ve soya fasülyesi ile 90 gün süreyle beslenen farelerde karaciğer ve böbrek zehirlenmeleri ortaya çıkmıştır.

Bitkilerden başka hayvanlar üzerinde de genetiği değiştirme çalışmaları yapılmıştır. Örneğin fare, tavşan, koyun, domuz, tavuk, balık embriyonları tek hücre aşamasındayken yüzlerce değişik gen denenmiş ve değişik türler elde edilmiştir. Bu yolla elde edilen yalnızca fare türlerinin sayısı bini aşmıştır. Bu çalışmaların deney aşamasını geçip bu canlıların doğaya karışması durumunda Covid19 türünden büyük tehlikeler doğurması muhtemeldir.

1987’de ABD Patent Bürosu’nun genetik yapıları değiştirilmiş hayvanların da patent altına alınabileceğini açıklamasıyla, hayvanlar alemi çokuluslu şirketler ile eczacılık ve biyoteknoloji şirketlerinin eline bırakılmıştır. Günümüzde biyoteknoloji alanında binlerce şirket bulunmaktadır. İnsanlar üzerinde bu tür çalışmalar yapmayı yasaklayan yasalar ve ahlâkî ilkeler olmakla birlikte zamanla şirketlerin bunları aşmak isteyeceği muhakkaktır. Bu açıdan zor ve riskli zamanlara girmiş durumdayız.

Teşekkür ederiz.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle