Hümanizmden Deizme İnsanlığın Sefaleti

Hümanizm kelime anlamı ile insancılık demektir. Zannedildiğinin aksine insan sevgisi veya insana değer verme anlamına gelmez; kâinatı anlamlandırmada, sosyal, iktisadi, siyasi kuralları belirlemede ve değer yargılarını oluşturmada esas olarak insanı ve onun akli telakkilerini temel kabul etmektir.

Hümanizm kelime anlamı ile insancılık demektir. Zannedildiğinin aksine insan sevgisi veya insana değer verme anlamına gelmez; kâinatı anlamlandırmada, sosyal, iktisadi, siyasi kuralları belirlemede ve değer yargılarını oluşturmada esas olarak insanı ve onun akli telakkilerini temel kabul etmektir.

Avrupa’da, 16. yüzyıldan itibaren gelişen reform ve Rönesans hareketi ile kilisenin baskısından kurtulan fikir adamları antik çağ dönemi eserlerini antik Yunan felsefecilerini incelemeye başladılar. Her etkinin, şiddeti mukabilinde tepki doğuracağı umumi prensibi gereği antik Yunan’daki; insanı ve insan aklını adeta ilahlaştıran fikir akımları batılı felsefecilere çok cazip geldi. Bu gelişmelere paralel olarak pozitif bilimlerin gelişmesi ile o zamana kadar kilisenin dogmatik yaklaşımı sebebiyle üzerine düşünülememiş tabiattaki fizik kuralları keşfedilmeye başlandı. Pozitif bilimlerdeki ilerlemeler, fail-i mutlak olan Cenab-ı Hakk’ın, iradesinin tahakkukunu dünya hayatında sünnetullah denilen bazı kurallara tabi tuttuğu hakikatinden bihaber batılı insanda, kâinattaki kuralları eşya ve hadisatın müsebbibi zanneden batıl bir telakki oluşturdu. Bu telakki neticesinde, tabiat kuralları mucibince vuku bulan hadisatın ardında, o kuralları da vaz eden, faili mutlak, Cenabı Hakkı göremedi. Bu gelişmeler, insanı her şeyin ölçüsü kabul ederek, insana göre doğru ve iyi olan doğrudur başkaca bir otoritenin kuralına ihtiyaç yoktur hezeyanı zemininde gelişen Hümanizm (İnsancılık) felsefesini doğurdu.

Hümanizm, 19. Yüzyılda altın çağını yaşamakta olan pozitivizm ile desteklendi ve gelişti. 19. ve 20. Yüzyıl insanlığın fenni ilimlerde büyük terakkiler kaydettiği bunun neticesinde büyük buluşlar ile önemli makinalar, sanayi araçları, teknik vasıtalar yaptığı bir dönemdi. Reform ve Rönesans ile oluşmaya başlayan ve insanı temel, en yüce referans noktası sayan hümanizm, insan aklının keşif ve icatları ile kendine güvende zirve yaptı. Pozitivizmin kurucularından olan Agust Comte yaşanan süreci şöyle özetler; “İnsanlığın ilk dönemi ilahi referanslar ile hareket eden ilkel dönemdir. Bu dönem antik Yunan ile son bulmuş, yerine erdemin ahlâkın öne çıktığı dönem başlamıştır. 16. Yüzyıl reform, Rönesans ve bunların neticesinde oluşan pozitivist dönem ise ahlâk, erdem döneminin sonudur. Hakikat sadece beş duyu ile algılanabilendir. Referans olarak tek kaynak insan ve onun beş duyusu ile algıladığıdır. Bu son dönem insanlığın en zirve hali ve son noktasıdır.” Comte’un sığ aklı ilan ettiği bu medeniyet zaferinden(!) sonraki yüz yıl içinde insan diye yola çıkan ve insanlıkta zirveye(!) erişmiş batı, kendi içinde çıkardığı iki dünya savaşında, komünizm belasında ve sömürgecilik faaliyetlerinde 200 milyondan fazla insanın ölümüne sebebiyet vermiştir.

Antik Yunan felsefelerinden olan Sofizm ve onun etkisi ile Batı’da gelişen hümanizmin insanı temel değer telakki eden, insanın kendi aklı ve hissiyatı ile mutlaka her zaman doğru ve yararına olana ulaşabileceğini kabul eden batı aklı Liberalizm ile bir başka uçuruma yuvarlandı. Liberalizme göre; kendi haline bırakılan insan mutlaka sonunda kendisi için en iyiyi bulacaktır. Bu sebeple insanın önündeki tüm engeller kaldırılmalı, “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” denilmelidir; hür başına buyruk hareket eden insanlardan oluşan toplumlar ise her bir ferdi doğruya ulaştığı için en ileri ve müreffeh toplum olacaktır. Bunun doğru olmadığı, başıboş bırakılan insanın sadece kendi menfaatini düşündüğü toplumun çok az bir kesiminin semirirken büyük halk kitlelerinin yoksulluk ve sefalet içinde çırpındığı çok acı bir tecrübe olarak insanlık tarihine geçmiştir. Bu acı tecrübeden hareket eden batı aklı yine içindeki dürtülerin etkisi ile tam aksi yönde bir pratik geliştirmiş ve komünizm ile ifrattan tefritte doğru savrulmuş bambaşka acılar yaşamak zorunda kalmıştır. Gidişin bir felakete doğru olduğunu gören Alman filozof Nietzsche “kendi ellerimizle bir çöl oluşturduk ve bu çöl gittikçe büyüyor” diyerek çıldırmış ve cinnet geçirerek ölmüştür.

Pozitivizmin ilk dönemlerinde pozitif ilimlerdeki inkişafın getirdiği sarhoşluk ile yaratan iradeyi reddeden batı aklı zamanla bu reddiyenin kabul edilemeyecek kadar safsata olduğunu fark edince bu kere yeni bir yola girdi. Evet, bir yaratıcı güç var idi ancak bu güç insanlara ilişkin kurallar getirmemişti. Her insan kendi aklı ve vicdanı ile (sofistlerin kabulleri gibi) doğru ve iyiyi bulabilir ve buna göre hayatını tanzim ettirebilir. Yani Kur’ânî ifade ile; insanın başı boş bırakıldığını zannettiler1. Bu yaklaşımı ile batı, cahiliye dönemi seviyesine inmiş oldu. Zira cahiliye devri insanı da yaratıcıyı reddetmiyor sadece onun emir ve yasaklarını kabul etmek istemiyor idi. Bu insan tipi kendi heva ve hevesini ilah edindiği için2 başka bir ilahı kabul etmek istemiyordu. Bugün deizm de bu noktadadır, ilericilik diye pazarladıkları anlayışları insanlığı 1400 yıl öncesine götürmekten başka bir şey değildir. Her ne kadar sureta dine inanmasalar da gerçekte Deizm; her deistin heva ve hevesinin tanrısı olduğu, aklının ise peygamberi olduğu kişiye özel bir dindir. 

İnsanı her şeyin ölçüsü kabul eden, ancak insanın vahiy ile ilişkisini kuramayan hümanizmin elindeki insan malzemesi, sadece heva ve hevesine tabi onun yönlendirmesi ile akıl yürüten, çok zalim ve cahil bir yaratıktır3. Bu sebeple vahiyden kopuk, vahye sırtını dönmüş hümanizm, insanın heva hevesinin esaretindeki aklının ürettiği tüm hastalıklı fikirlerin ve tatbikatların kaynağı olan bir bataklıktır.

Dipnotlar: 1) Kıyame 36  2) Furkan 43, Casiye 23 3) Ahzab 72

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle