Sunuş

Merhametin kuruduğu bir zamandayız. İnsan ve fıtrat düşmanları ortalıkta cirit atıyorlar. Bu güruh önce insanı sonra yapay zekâyı ilâhlığa oturttu. Hatta tarihin sonunu ilan edecek kadar haddini aştı.

Virüsün Dili Olsaydı...

Merhametin kuruduğu bir zamandayız. İnsan ve fıtrat düşmanları ortalıkta cirit atıyorlar. Bu güruh önce insanı sonra yapay zekâyı ilâhlığa oturttu. Hatta tarihin sonunu ilan edecek kadar haddini aştı. Şimdilerde ise nereden geldiği meçhul bir virüsün şokuyla ne yapacağını şaşırmış durumda. Allah’ın görünmeyen ordularından bir asker, algoritma putperesti olmuş bu gafilleri tuşa getirdi. Dünya bir anaforun içine düştü. Kıyamet sahnelerine benzer bir hengâm yaşıyoruz. Ayetlerdeki tasvirler her yerde değil mi? Anne evladından, kardeş kardeşinden kaçıyor.

Nedir peki bu hercümercin esas sebebi? Bir damla petrolü bir damla kandan kıymetli gören zihniyet mi? Laboratuvarlarda insan kopyalama hadsizliğine kalkışan cüretkâr münkirler mi? Aşı endüstrisinin ciroları uğruna milyonların canı ile oynamaktan çekinmeyen doktor görünümlü caniler mi? Allah’ı, kitabını, ahkâmını tanımamak, yok saymak ve fıtrata düşman hayat tarzlarının çığırtkanlığını yapmak mı? İslam coğrafyasında akan kanlar, Yemen’de, Irak’ta, Suriye’de kıyılan canlar, Akdeniz’de boğulan mazlumlar mı? Nedir bu anaforun esas sebebi?

Bildiğimiz tek hakikat var; bir virüs küresel zalimleri mağlup etti. Onu konuşturabilsek muhtemelen çok şeyler söyleyecek, niye zahiren menfi şartların hüküm sürdüğü yerlerde değil de en gelişmiş metropollerde cirit attığını bize anlatacaktı. Biz onun dilini anlayabilsek, niye İdlib gibi, Afrika gibi coğrafyalarda değil de Roma gibi, New York gibi küresel güçlerin başkentlerinde dolaştığı izahını işitebilecektik. Öyle bir imkânımız yok. Ama hadisatın dilini anlamamız ve ibret almamız gerekiyor.

Virüsü gönderen Hüsn-i Mutlak’a iltica etmekten başka çaremiz yok. Kendisine doktor isteyip istemediği sorulan zât, cevaben: “beni hasta eden doktordur” demişti. Virüsü gönderen Rabbimizdir, şifasını verecek olan da O’dur. Bize düşen kulluğumuzdaki yanlışları tashih etmektir; zira kulluğu unuttuğumuz zaman ceza geliyor, nefsani hayat kulluğun önüne geçince, felaketler zuhur ediyor. İbadeti ve halis dini O’na lâyıkıyla tahsis edemedik, cezasını inayet ve yardımın kesilmesi olarak ödüyoruz. Ancak O’na ibadet etmeli ve ancak O’ndan yardım dilemeliyiz.

Bu sayımızda yavaş yavaş sesleri yükselmeye başlayan fıtrat düşmanlarına “Allah’ın yarattığını bozmayın” diyoruz. Bunlar dine yahut dindarlara değil insanlığa düşmanlar, çünkü fıtrat, Rabbimizin hakkımızdaki muradıdır. Din ise bu muradın tahakkuku için bahşettiği nimetidir. Dini benimsemek ya da benimsememek iman ve inkâr meselesidir; din düşmanları dinin teklifi ile insan arasına girmeye çalışırlar, ama çok daha tehlikeli olan fıtrat düşmanları Allah’ın hakkımızdaki muradını hedef alırlar. Dine karşı olmak küfürdür; ama yaratılışa, yaratılıştan biçilen rollere ve dolayısıyla fıtrata karşı olmak Allah’ı doğrudan hasım ilan etmektir. Böylesinin şirretliğine mâni olmak hepimizin vazifesi, hattı zatında fıtratımızın da muktezasıdır.

Bir sonraki sayımızda buluşmak temennisiyle, hepinizi Allah’a emanet ediyoruz. Rabbimizden niyazımız odur ki milletimizi, inananları ve bütün insanlığı tez zamanda feraha tebdil eylesin ve bizleri kulluğuna muvaffak kılsın.

 

PAYLAŞ:                

Mehmet Lütfi Arslan

1972 yılında Vezirköprü’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Merzifon’da tamamladı. 1995 yılında Marmara Üniversitesi İngilizce İşletme bölümünden mezun oldu. Aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle