Bir Nefes

0
Sayı: Haziran 2020

EY ÇAĞIN NEMRUTLARI, ALTINIZDAKİ SAMAN ÇÖPÜ ÇEKİLMEYECEK Mİ?
“Bir sinek, küçük bir su birikintisi üzerindeki saman çöpüne konduğunda kendisine büyük bir mevki biçerek kaptanlık hevesine düşer. Zavallı sinek der ki: Denizi de gemiyi de en iyi ben bilirim. Ey küçücük hacmini bir sinek gözüyle seyreden kişi! Azrail, altındaki saman çöpünü çektiği zaman halinin nice olacağını hiç düşünmez misin ?” (Osman Nûri Topbaş, Bir Testi Su, Erkam Yayınları)

ŞİFÂYI VEREN ANCAK RABBİMİZDİR
ÂişeÊ-radıyallâhu anhâ- vâlidemiz şöyle rivâyet etmektedir: Nebî sallâllâhu aleyhi ve sellem, âile efrâdından biri hastalanınca, sağ eliyle hastayı sıvazlar ve şöyle duâ ederlerdi: “Ey bütün insanların Rabbi olan Allâh’ım! Bunun ıztırâbını giderip şifâ ver. Şifâyı veren ancak Sen’sin. Sen’in şifândan başka şifâ yoktur. Buna, hiçbir hastalık izi bırakmayacak şekilde şifâ ihsân eyle!”Ê(Buhârî, Merdâ 20, 38, 40; Müslim, Selâm, 46-49)

KİMLE ARKADAŞ OLMALI?
Sehl bin Abdullah et-Tüsterî; “Kiminle arkadaşlık edeyim?” diye soran bir zâta şöyle nasihat eder: “Sûfîleri tavsiye ederim. Onlardan ayrılma. Zîrâ onlar, sana yaptıkları yardımları hiçbir zaman çok görmez; sende gördükleri hususlardan dolayı, seni ayıplamazlar. Her davranışını, seni mâzur görecek şekilde te’vîl ederler.” (Osman Nûri Topbaş, Bir Testi Su, Erkam Yayınları)

KUR’AN ÖNDEN GİDİYOR, BİLİM ARDINDAN GELİYOR
Din ve bilim birbirinin alternatifi değildir. Bilim dediğimiz şey, Cenâb-ı Hakk’ın kâinata koyduğu kâidelerin tespitinden ibarettir. Nasıl ki Kur’ân-ı Kerîm, Cenâb-ı Hakk’ın kavlî âyetlerinden oluşuyorsa, kâinat da onu yaratan Rabbimiz’in kevnî âyetlerinden oluşan diğer bir kitaptır. Cenâb-ı Hak, kâinâta bu kâideleri koymasa, bunları keşfedecek idrâk kâbiliyetlerini insana vermese, insan nasıl “bilim” diye bir şey ortaya koyacaktı?! Dolayısıyla bu kırıntı bilgilerle, sonsuz ve mutlak bilginin sahibi olan Cenâb-ı Hakk’a karşı bilimi putlaştırmak; ancak bunu yapan ateist ve deistlerin ne derin bir gaflet ve hamâkat çukurunda bulunduklarının bir göstergesidir. İnsanlığa dîni vaz eden de Cenâb-ı Hak’tır, bilimi ihsân eden de. İkisi birbirinden ayrı değildir. İslâm, tarih boyunca bilimi teşvik etmiş, Batı dünyası cehâlet ve hurâfelerin karanlıkları içindeyken İslâm âlemi, ilim ve medeniyette göz kamaştıran bir seviyeye ulaşmıştır. Zira Kur’ân âyetleri ilme ışık tutmuştur. Yapılan ilmî keşifler, hiçbir Kur’ân âyetini tekzip edememiş, bilâkis te’yid etmiştir. Dolayısıyla yegâne hak dîn olan İslâm’ın bilimle hiçbir problemi yoktur. Bilâkis Kur’ân-ı Kerîm önden gitmekte, bilim ise onu tasdik ederek ardından gelmektedir. (www.osmannuritopbas.com)

TASAVVUF NEDİR?
Tasavvuf nedir?” diye soran bir şahsa, Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri şu cevâbı verdi:
“Halka uyma kirinden arınmak, Hakk’a tâbî olmak, süflî huylardan ayrılmak, nefsânî dâvâlardan uzaklaşmak, rûhânî vasıfları kazanmaya gayret etmek, hakîkî ilimlere sarılmak, dâimâ en uygun olana göre hareket etmek, herkese nasihatte bulunmak, ruhların ezel toplantısında verdikleri ahid üzerinde samîmiyetle durmak, Hazret-i Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ve şerîate uymaktır.” (Osman Nûri Topbaş, Bir Testi Su, Erkam Yayınları)

NAMAZA VE GIDAYA DİKKAT
Merhum Dr. Dursun abi Amerika yolculuğuna çıkmadan önce Muhterem Üstaz’ın kendisine yapmış olduğu şu iki tavsiyeyi bir hâtıra şeklinde şöyle anlatmıştı: 1950’li yıllarda Türkiye’yi temsilen özel eğitim almak üzere askeriyeden iki kişi ABD’ye gönderilmek istenir. Bunun için imtihan açılır ve fakirle birlikte iki genç teğmen kazanır. Müracaatı yapmadan Muhterem Üstaz’a durumu arz etmek ve duasını almak niyetiyle İstanbul’a geldim. Erenköy’de Güllü Köşk’te Üstadımız hazretlerinin huzuruna çıktım. Yurt dışına çıkma konusunu açarak şöyle arz ettim: “ĞEfendim! Türkiye’yi temsilen ABD’ye gönderilmek üzere imtihan açılmıştı. Fakir de o imtihana girmiştim. İki genç teğmenden biri olarak fakir de seçilmiş. Nasib olursa altı aylığına ABD’ye gönderecekler. Ne buyurursunuz? Neler tavsiye edersiniz?” diyerek hem fikirlerini hem de dualarını almayı istedim. Muhterem Üstadımız Türkiye’yi temsilen fakirin seçilip gönderilmesinden memnun oldular ve: “- Namazınıza ve gıdanıza dikkat edersiniz inşaallah” buyurdular. (Mahmûd Sâmî Efendi’den Hatıralar-2, Derleyen: Mustafa Eriş, Erkam Yayınları)

NASIL MAZHAR OLDUN?
Rasûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem anlatıyor: “Sahrada yolculuk yapmakta olan bir adam, gökteki bir buluttan ÇFalanın bahçesini sula!È diye bir ses duydu. Bundan sonra o bulut, kara taşlık bir yere saptı ve oraya suyunu boşalttı. Adam, suyun tamamının bir derede toplandığını hayretle gördü ve suyu takip etti. Bir de baktı ki adamın biri, elindeki kürekle suyu oraya buraya çevirerek bahçesini suluyor. Ona: ‘Ey Allah’ın kulu! Adın nedir’ diye sordu. Adam, daha önce buluttan duyduğu ismi söyledi, peşinden de: ‘Ey Allah’ın kulu! Adımı niçin soruyorsun’ dedi. O da: ‘Ben şu suyu yağdıran buluttan, senin adını vererek, ÇFalanın bahçesini sula!È diye bir ses duymuştum da onun için sordum. Sen ne yapıyorsun ki bu lutfa mazhar oldun’ dedi. Bahçe sâhibi: ‘Mâdem ki merak ediyorsun söyleyeyim. Ben bu bahçenin ürününü hesap ederim; üçte birini sadaka olarak dağıtırım, üçte birini çoluk çocuğumla birlikte yerim, üçte birini de tohumluk olarak ayırırım’ dedi.” (Müslim, Zühd, 45)

OĞLUNU ŞEHİD EDENE DUA
Hz. Ebûbekir’in oğlu Abdullah, Mekke’den hicret ederek muhâcir olma faziletini kazanmış, Mekke’nin Fethi’nde bulunmuş, Huneyn Savaşı’na ve Tâif Muhasarası’na katılmış bir sahâbeydi. Taif’te isabet eden bir okla yaralandı. Babasının ha­lifeliğinin ilk yılında açılan yarası sebebi ile vefat etti. Hz. Ebû Bekir, Abdullah’ın yaralandığı oku saklamıştı. Sonradan Müslüman olarak Medine’ye gelen Sakîf heyetine oku göstererek: “Bunu tanıyanınız var mı?” diye sordu. Sâid bin Übeyd radıyallâhu anh “Bu oku ben yonttum, ucunu ben sivrilttim, tüyünü ben taktım ve ben attım” dedi. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir Sâid bin Übeyd’e şöyle dedi: “Bu ok Ebû Bekir’in oğlunu şehid eden oktur. Ona senin elinle şehidlik veren, seni onun eliyle küfür üzere öldürmeyen Allah’a hamd olsun! Onun rahmeti ve ik­ramı ikinizi de kuşattı.” (Mehmet Köprülü, 365 Sahabe Ölçüsü, Erkam Yayınları)

İKİ KİŞİYİ AŞAN SIR, SIR DEĞİLDİR
Her sır açığa vurulmaz. Kaderin heybeti de onun sır olmasında değil midir? Kader, nice çok bildim sananları bile acze mahkûm etmez mi? Dolayısıyla işin sonunun ne olacağını önceden açıkça kestirebilmek mümkün değildir; bazen tek denilen çift, bazen de çift denilen tek olur. Aynaya karşı konuşanlar, onu buğulandırırlar da bir şey göremezler. Bunun içindir ki ârifler, fikir, kanâat, para ve mezhepleri hakkında dudaklarını az kımıldatmışlardır. Çünkü bunların düşmanı çoktur; bu hususta biraz mâlûmat edinseler, binbir pusu kurarlar. Ayrıca bir sır, bir başka kişiye söylendiği zaman artık ona vedâ etmek gerekir. Zîrâ iki kişiyi aşan sırlar, sır olmaktan çıkar, yayılıp gider. (Osman Nûri Topbaş, Bir Testi Su, Erkam Yayınları)

GAFLET ALIKLARINDAN OLMAMAK İÇİN
Dîni, sadece zâhirî cephesi ile anlamak, bâtınına, yâni rûhî derinliğine inememek, pek korkunç bir hüsrandır. Kişi bilmediğinin düşmanı olur. Sâlihlerin, sâdıkların, fazîlet erbâbının muhitinden ve onların sohbetlerinden uzaklaşıp satırların arasında kalmak; gönül ve vicdan ufkunu daraltır, iç-dış nurları söndürür. Kitap ve Sünnet’in ince hikmetlerinden ve ehl-i hâl kimselerin rûhânî aydınlığından mahrum eder. İnsana Hâlık Teâlâ tarafından lutfedilen, hayat sermâyesi olan duyguları kaybettirip, nefsinin esîri kılar. Böyleleri, kâinâta sisli gözlerle bakan gaflet alıkları olurlar. (Osman Nûri Topbaş, Bir Testi Su, Erkam Yayınları)

Yorum Yazın

Arşiv

TÜM YILLARI GÖR

Facebook