Sâdık Tacir

Güvenilir olan, karşısındaki şahsın menfaatini kendi menfaati gibi gören özü sözü bir olan kişinin ücreti, mükâfatı peygamberler, sıddıklar ve şehitlere verilen mükâfatla aynıdır. Aynı işi yapanlar eşit ücret almak isterler. Aynı ücreti alanların işlerinin de eşit olması gerekir. Buna göre sadık bir tüccarın işinin de peygamberlerin vazifesi olan dinin tebliği hususu ile ilgili olması gerekir. Bu yüzden ticaret; para kazanma sanatı değil, gönüller yapma işidir.

Sadaka kelimesi dürüstlük ve doğruluk anlamına gelen sıdk kökündün türemiş olup kişinin ahirete imanının tam olduğunu gösterir. Nitekim bir hadislerinde Hz. Peygamber Efendimiz “Sadaka burhandır” (Müslim, Tahâret 1; Tirmizî, Daavât 86) buyurmaktadır. Çünkü sadaka âhiret yatırımıdır, ahirete yatırım yapacak kişinin ise ahirete imanının tam olması gerekir. İşte sadaka kişinin âhiret inancının tam olduğunun bir burhanı, delilidir. Sadık tacir de ticareti ile âhireti kazanmaya çalışan kişidir. Zaten mümin kişi Allah’ın kendisine verdiği her şeyde âhireti kazanmaya çalışır. Ayet-i kerime bu hususu açık bi şekilde emreder: “Allah’ın sana verdikleriyle âhiret yurdunu kazanmaya bak; dünyadan nasibini de unutma...” (Kasas, 77). Mümin için ticaret bir âhiret yatırımıdır. Şu kadar var ki, yatırımın sürekliliği açısından tohumluk kabilinden dünyalık edinilebilir.

Dünyada son dönemde yaygın olan “fair trade” denilen ve dilimize “adil ticaret” diye tercüme edilen kavram yeni bir etik değer olarak yaygınlaşmaktadır. Bu kavram, üreticiden son kullanıcıya kadar zincirde yer alan bütün çalışanların emeklerinin karşılığını alması esasına dayanan bir ticareti öngörmektedir. Böylece insanlar tüketimlerinin bir sömürü içermediğini düşünerek rahatça satın aldıkları şeyleri kullanabilmektedir. Bu evrensel bir vicdan hareketi olarak karşımıza çıksa da henüz çok yeni ve kısıtlı bir uygulama alanına sahiptir.

Esas olan insanın elindekileri bir emanet olarak görmesi ve gereğini yapmasıdır. İkinci temel konu da iş yaptığı kimselerin çıkarlarını, onları kendisi gibi düşünmek sureti ile korumasıdır. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu konuda net bir ölçü koyar, kardeşin kardeşinin menfaatini koruyup kollamasını imanın göstergesi olarak görür: “Sizden biriniz kendisi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe iman etmiş olamaz.” (Buhârî, İmân, 6; Müslim, İmân, 71).
İnsani ilişkilerde en temel kural karşındakini kendin gibi görmendir. Nitekim Allah Rasûlü sallallahü aleyhi ve sellem yukarıdaki hadisi ile bunu çok net bir şekilde ifade etmiş bulunuyor.

Müslüman her alanda imanının gereğini yerine getirmekle mükelleftir; camide, evde mümin olduğu gibi, iş yerinde ticaretinde de mümin olmak durumundadır. İmanının gereği namaz kıldığı gibi, imanının gereği sadık/dürüst ticaret yapmakla yükümlüdür. Nitekim imanla sadakat arasındaki bu sıkı ilişkinin farkında olan İmam-ı A’zam Hazretlerinden şöyle bir menkıbe anlatılır: İmam babadan kalma ticaret ile meşgul birisidir. Babası gibi kumaş ticareti yapmaktadır. O dönemde kumaş üretimi el emeği ile evlerde yapılıyordu. Hanımefendinin birisi satmak üzere İmam Ebu Hanife’ye bir kumaş getirir. İmam fiyatını sorunca, 100 dirhem veriniz, der. İmam kumaşın değerinin daha yüksek olduğunu, söyler. Aralarındaki pazarlık şöyle devam eder:

- Öyle ise iki yüz dirhem veriniz, der. İmam:

- İki yüz dirhemden de fazla eder. Kadın:

- Öyle ise üç yüz dirhem veriniz, der. İmam:

- Üç yüz dirhemden de fazla eder. Kadın:

- Öyle ise dört yüz dirhem veriniz, İmam:

- Dört yüz dirhemden de fazla eder, deyince kadın:

- Siz benimle alay mı ediyorsunuz, der. İmam: Hâşâ!, der. İsterseniz bir bilirkişi çağıralım. Bunun üzerine o günlerde çarşılarda problemleri hemen çözüme kavuşturan, bilirkişilik kurumu vardır, danışırlar ve bilirkişi kumaşa, 500 dirhem değer biçer. İmam da beş yüz dirhemi vererek kumaşı alır.

İmamın müşterisine karşı bu tavrının arkasında yatan onun derin fıkıh melekesini ortaya koyan imanıdır: “Sadık tüccar; peygamberler, sıddıklar ve şehitlerle beraberdir.” (Tirmizi, Buyû, 4). Yani güvenilir olan, karşısındaki şahsın menfaatini kendi menfaati gibi gören özü sözü bir olan kişinin ücreti, mükâfatı peygamberler, sıddıklar ve şehitlere verilen mükâfatla aynıdır.

Aynı işi yapanlar eşit ücret almak isterler. Aynı ücreti alanların işlerinin de eşit olması gerekir. Buna göre sadık bir tüccarın işinin de peygamberlerin vazifesi olan dinin tebliği hususu ile ilgili olması gerekir. Bu yüzden ticaret; para kazanma sanatı değil, gönüller yapma işidir.

Ticaretini ahiret yatırımına dönüştüremeyen kişi bir davar misali; ömrü boyunca tüketemeyeceği samanı biriktirmiş sayılır. Biriktirdiklerinin faydasını kendisi göremeyeceği halde hesabı en ince ayrıntısına kadar ona sorulacaktır.

Ticaret bir rahmet davasıdır. Rahmete erme vesilesidir. Nitekim Hz. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ satarken, satın alırken ve borcunu talep ederken müsamahakâr olan kişiye rahmet etsin.” (Buhari, Buyû: 16).

Ticaret erbabı kapısına gelen her bir müşteriyi bir rahmet vesilesi olarak görmelidir. Her Müslüman insani ilişkilerinde bu esası düstur edinmelidir. Kazancı rakamsal bir artış olarak görmek değil de insani bir kıvam kazanmak olarak algılamalıyız. Dolayısıyla her iki tarafın da memnun olduğu bir alışveriş, bir akit gerçek anlamda bir değer ifade eder. Aksi halde ağlayanın malının gülene hayır etmeyeceği açıktır.

Bir mal alırken, satarken, bir borcu öderken veya geri talep ederken birbirlerine karşı nezaketi elde bırakmayan, karşı tarafı sıkıntıya sokmamaya çalışan, anlayış gösteren kişilerin kazancı en büyük kazanç olan rahmettir. Rahmet; Allah’ın kulunu bağışlaması, affetmesi ve kendine yakın bir kul olarak kabul etmesidir.

Şunu da unutmamak gerekir ki, bir işte kazancı ne kadar yüksek ise risk de o kadar büyük demektir. Bu yönü ile Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ticaret erbabını ikaz eder: “Ey tüccarlar topluluğu! Muhakkak ki tüccarlar kıyamet gününde facir (günahkâr) olarak dirilirler. Ancak Allah’tan korkanlar, sözlerinde duranlar ve doğru sözlü olanlar müstesnadır.” (Tirmizi, Buyû, 4).

Ticaret; cenneti veya cehennemi kazandıran bir uğraştır. Ne mutlu ticaret kapısından cennete girip peygamberler, sıddıklar ve şehitlerle beraber olabilenlere!

Bir Nefes
Ticaret Vasıtası

Süfyân-ı Sevrî’yi bir keresinde mahzun gördüler, sebebini sorulduğunda şunu söyledi: “Biz insanlara ticaret vâsıtası olduk. Gelir biri bizden okur da gider; kadı, vali veya ünlü birisi olur. İşte üzüldüğüm cihet budur.” (Marifet Meclisleri, Altınoluk Yayınları, 2020)

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle