Adım Adım Rabbimize Gidiyoruz

İnancımıza göre ölüm, bir yok oluş değil tıpkı anne rahmindeki bebeğin oradan bağını koparıp dünyaya gelmesi gibi, ruhun bu fânî âlemden kurtulup ebedî bir hayatın sabahına doğmasıdır.

İnancımıza göre ölüm, bir yok oluş değil tıpkı anne rahmindeki bebeğin oradan bağını koparıp dünyaya gelmesi gibi, ruhun bu fânî âlemden kurtulup ebedî bir hayatın sabahına doğmasıdır. İnsanoğlu burada dünyadaki yaşadığı hayattan hesaba çekilecek, bunun sonucuna göre ya sonsuz bir saâdete ulaşacak veya -Allah korusun- nihâyetsiz bir azâba dûçâr kılınacaktır. Mevzuyla alâkalı yüzlerce âyetten ikisi şöyledir: “De ki: Onları ilk defa yaratmış olan (Allâh, yine aynı şekilde onları) dirilte­cektir. Çünkü O, yaratmanın her türlüsünü gâyet iyi bilendir.” (Yâsîn 36/79) Cenâb-ı Hak, Tekvîr Sûresi’nde şiddetli ve ibretli kıyâmet alâmetlerinin fâri­kalarından bahsederken 7. âyette, rûhların yeniden beden kalıbına alınmasını şöyle bildirmektedir: “Nefisler birleştirildiği (ruhlar bedenlerle bir araya getirildiği) zaman.”

İşte insanın bu yolculuğunu da hatırlatmak üzere âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: “Ey insan! Her ne kadar dünya için çalışıyor gözüksen de sen aslında adım adım Rabbine doğru yol almaktasın. Sonunda O’nun huzuruna varacak, hayır veya şer amelinin karşılığını bulacaksın!” (İnşikak 84/6)

Ayette geçen kadh, “tırmalamak, çabalamak, kendisine tesir edecek şekilde hayır veya şer bir işe emek vererek büyük bir gayret ile çalışıp uğraşmak” demektir. Dolayısıyla bu kelime, insanın dünyadaki hâlini çok iyi izah etmektedir. İnsan değişik maksatlarla bu dünyada çabalar durur; çalışır, didinir, tırmalanır. Hayır veya şer pek çok işin peşine koşturur. Fakat o, bunlarla uğraşırken bir taraftan da adım adım Rabbine doğru yol alır. Rabbe dönüş hiçbir zaman kesintiye uğramaz; bir ırmağın akışı gibi yolculuk gece gündüz devam eder. Nihâyet ölümle insan Rabbinin huzuruna kavuşur. O halde insan, dünyada hangi işle meşgul olursa olsun, her an Rabbin huzuruna doğru gittiğinin farkında olmalı ve orada hesabını kolaylıkla vereceği işler yapmaya çalışmalı, hesabını veremeyeceği işlerden uzak durmalıdır.

Şu âyetler de yine insanın bu yolculuğunu ve bu yolculuk esnasında uğradığı konakları dile getirmektedir: “Yemin ederim akşamın alaca karanlığına, geceye ve bağrında topladığı şeylere, dolunay hâlini aldığı zaman aya ki: Ey insanlar siz, tabakadan tabakaya binecek, biri diğeriyle bağlantılı halden hale geçeceksiniz.” (İnşikak 84/16-19)

Öncelikle insanın topraktan başlayıp devam eden yaratılışı tabaka tabaka, yani safha safhadır: Toprak, çamur, çamurdan bir öz, menî, nutfe, alaka, mudğa, kemik, et, ruhun üflenmesi, şekilsizlikten güzel bir şekle bürünüş ve bambaşka mükemmellikte bir yaratılış, bebeklik, çocukluk, ergenlik, gençlik, olgunluk, yaşlılık ve ölüm. (bk. Hac 22/5; Mü’minûn 23 12-14; Rûm 30/54; Mü’min 40/67) Dolayısıyla o hep gelişim ve değişim halindedir. Bir an bile aynı kararda durmamaktadır.

Ölüm sonrası hayat da böyledir. Kabir hayatı, dirilme, he­sap, ceza, cennet ya da cehennem. Orada da tekâmül yani cennette haz ve zevklerin derinleşmesi, nimetlerin daha da güzelleşmesi, Allah’a yakınlaşmanın artması veya tedenni yani cehenemde azabın gün geçtikçe daha acı ve çekilmez hale gelmesi devam eder. Mamafih âyette insanlığın tarih boyunca geçirdiği medenî, kültürel, siyasî farklılaşmalara ve değişik safhalara da bir işaret bulunduğu söylenebilir. Bütün bunları yapan üstün kudret, şüphesiz Cenâb-ı Hakk’ın kudretidir. Dolayısıyla hem üzerine yemin edilen varlık ve olaylar, hem de insanın fert ve toplum olarak maddeten ve mânen geçirdiği safhalar, öldükten sonra dirilmenin olabileceğini ispatlayan açık delillerdir.

Nitekim şu ayet-i kerime de yine insanın bu esrarengiz yolculuğuna ve bu yolculuk esnasında onun uğrayacağı menzillere ve konaklara işaret etmektedir: “O, sizi tek bir nefisten yaratandır. Sizin için bir müddet emanet olarak kalacağınız, bir de sürekli kalacağınız bir yer vardır. Biz, gerçeği derinden ve etraflıca kavrama gayretinde olanlar için âyetlerimizi en güzel şekilde açıklıyoruz.” (En’âm 6/98)

Ayetteki müstakar kelimesi, “karar kılacak, emniyet içinde oturulacak yer”; müstevda ise “emanet konulacak yer” manasındadır. İnsanın yaratılışı dikkate alınarak müstakar’a “ana rahmi, yeryüzü”; müstevda‘a da “babanın sulbü, kabir” gibi mânalar verilebilir. Fakat dikkatlice incelendiği zaman bu iki kelimenin insanın ilk olarak yaratılışından başlayıp varlığı devam ettiği müddetçe “içinde bulunduğu” ve “intikal etmeye hazır olduğu” her safhaya işaret ettiği görülür. Bilindiği üzere insan her zaman hem bir karar hem de intikale aday olma, emanet halinde bulunma hallerini birlikte yaşar. Böylece o nihayetinde cennet veya cehennemde karar kılıncaya kadar toprakta, babanın sulbünde, anne rahminde, toprağın üzerinde, yerin altında, kabirde ve mahşer yerinde hem bir karar halini hem de intikale aday emânet halini birlikte yaşar, durur. İşte iki kelime, insanın bir türlü bitmek bilmeyen inişiyle çıkışıyla bu hayat serüvenini anlatır. Ancak ilâhî kudret akışını sergileyen bütün bu ibretli hâdiselerden istifade edebilmek için sadece ilim sahibi olmak yeterli değil, kendini bilmek de şarttır. Zira Cenâb-ı Hak, bu âyetleri ince ve derin bir anlayış ve idrak sahibi olan kimseler için tafsilatlı olarak açıkladığını beyân eder.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle