Arayış İştiyakı Olmadan Kulluğa Eremezsin

Bir Müslümanın en temel iki ihtiyacı terbiye ve şifa, bu ihtiyacı en mükemmel şekilde karşılayan kaynak İslam dinidir. İslam disiplini dışındaki tüm eğitim sistemleri noksandır. Kamil mânâda ancak İslam’ın terbiye metodu şifa verebilir.

Bir Müslümanın en temel iki ihtiyacı terbiye ve şifa, bu ihtiyacı en mükemmel şekilde karşılayan kaynak İslam dinidir. İslam disiplini dışındaki tüm eğitim sistemleri noksandır. Kamil mânâda ancak İslam’ın terbiye metodu şifa verebilir.

Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî  bizleri şifanın hakiki kaynağına davet ediyor: “Bütün kronik hastaları çağrıyorum. Bizim ilacımız bütün hastalıklara şifadır.“

İslam hak dindir ve bütün dinlerin kemale ermiş halidir. İslam başlı başına bir eğitim, bir terbiyedir. İslam’la birlikte hidayet nuru varlığımızın her hücresine tesir etmektedir.

İslam dini, Rasûlullah Efendimiz’in sünnetine dayandığı için akışkan, kesintisiz, dinamik ve en üst seviyede bir eğitimdir. Bu bilince varabilirsek ve bu hikmeti hayata geçirebilirsek insan mevcudiyetinin zirvesine ulaşmış oluruz.

İslam dini maddi ve manevi hastalıklara, cehalete, şirke ve nefse karşı ilahi reçeteyi vermektedir. Bunlar; cihad, sünnet, oruç, hac, fedâkarlık, teheccüd, secde şeklinde devam eder. Bu ilaçlar materyalist dünyaya karşı korunma sağlayan, ben merkezli maddesel değerleri yok eden antibiyotiklerdir. Yine bu ilaçlar; dini bozmaya, ülkeleri bölmeye, toplumları ayrıştırmaya, kardeş kavgasına, üst ve alt sınıf arasındaki mesafenin açılmasına, ailelerin parçalanmasına, toplumların sefahate sürüklenmesine karşı panzehirdir.

Ehl-i hikmetten  biri şöyle der: “Gerçek huzur, nefs-i emmârenin arzularından kurtulmaktadır. Senin zindanın nefs-i emmârendir. Ondan kurtulduğun anda, ebedî huzur içinde yaşayacaksın.”

Hazret-i Mevlânâ şu nasihati verir: “Beden için nimet sizi hamlaştırır, fakat hastalık sizi olgunlaştırır. Dinî tekliflerin altına girmeden hakiki iman nimetini elde edemezsiniz.”

“Benlik korkunç bir sarhoşluk getirir; kafadan aklı ve kalpten tevazuu çıkarır.”

“Ey kardeş! Sen Allah’ın emrine ve azîz Peygamberimiz’in sünnetine uy da, ten Ebû Cehl’inden ve nefsânî isteklerden kurtul!”

İbadetleri ve vazifelerimi yaparken, duygularımızı, aklımızı, bâtıni yönlerimizi terbiye etmemiz gerekiyor. Gözlerimizi, dilimizi, kulaklarımızı, el ve ayaklarımızı, midemizi, cinselliğimizi ve aklımızı, irade gücümüzü yoğunlaştırarak eğitmeliyiz. Saflığa giden yol tedrîci bir aydınlanma süreciyle gerçekleşir. Bu terbiye süreci, bu mânevi gelişme karanlıktan ışığa, cehaletten şuura, zulümden nura doğru yürüteceğimiz bir saflaşmadır. Kurân-ı Kerim’in buyurduğu gibi: “(Nefsini kötülüklerden) arındıran kurtuluşa ermiştir.” (Şems, 9)

En yüce terbiye nefis terbiyesidir. En yüce nefis terbiyesi ise temizliktir. En tesirli temizlik Allah rızası hariç bütün maksatlardan temizlenmektir. Aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz, bir hadîs-i-şeriflerinde: “Temizlik imanın yarısıdır.” (Müslim, Tahâret 1. Ayrıca bk. Tirmizî, Daavât 86) buyurmuşlardır.

Abdest ile zâhirî ve batınî temizlik sağlarız. Abdest yüzü, kolları, başı, kulakları, boynu ve ayakları yıkamaktır. İçimizin abdesti ise nefsi; kin, nefret, riya, dünyevî arzular, cimrilik, bencillik gibi kötü özelliklerden arındırmaktır. Manevî ve nefsanî kirler, yani günahlar için de abdest alınır.

Sevginin gözlerini açabilmek için iç temizlik gerekir. Beden sağlığından ziyade psikolojik sağlık ve akıl sağlığı önemlidir. Zerre kadar iyilikle zerre kadar kötülüğü birbirinden ayırabilmemizi sağlayacak, kalbimize şeytanın ve meleğin ziyaretlerini birbirinden ayırabilecek kadar saf bir bakışa ihtiyacımız vardır.

Hz. Mevlânâ iç temizliği hakkında şöyle buyurmaktadır: “Bu görünen pislik bir parça suyla arınır, fakat içte olan pislik, artıkça artar. İçteki pislikler anlaşıldı mı gözyaşından başka bir şeyle temizlenemez.”

Hz. Şems-i Tebrîzi ise: “Şüphesiz iç temizlik şarttır ve içteki bir zerre kirlilik dıştaki binlerce zerre kirlilikten daha kötüdür. İç kirliliği ancak üç veya dört damla gözyaşı ile temizlenebilir. Her gözyaşı değil ama içtenlikle akıtılan gözyaşlarıyla… Böyle bir iç temizliğinden sonra insan kurtulur ve huzur kokusu ona ulaşır” buyurmaktadır.  İç âlem bulanıklıklarından temizlenen bir mümin ferahlık, selamet ve huzura erişebilir.

Kalpteki putları yıkabiliriz, fakat nefsimizden kurtulamayız; nefsimizi ancak terbiye edebiliriz. Nefsin terbiyecisi gönüldür. Kalpte Allah aşkına ait olmayan her şey kaldırıldığı, temizlendiği vakit, merhametlilerin en Merhametlisine yer açmış oluruz. Şemseddîn Sivasî Hazretleri bu konusu güftesinde muhteşem şekilde özetlemiştir: “Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ide Hakk/Pâdişâh konmaz sarâya hâne ma’mûr olmadan.”

Teslimiyet aşkıyla yıkanmış, ibadet muhabbetiyle arınmış, pişmanlık gözyaşlarıyla yıkanmış bir gönül tertemiz olur ve Allah’ın ilâhî cemalini müşahede eder ve “Bana göz aydınlığım namaz verilmiştir” buyuran sevgili Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm’in yaşadığı ilâhî hazları bir nebze yaşar.

Sürekli bir ibadet, kulluk, zikir ve tefekkürle Yaratıcıya yönelmemek kişinin kendisini inkâr etmesidir, bu da ciddi bir cürümdür. Kişi kendisini dinden uzaklaşdığında yabancılaşacağı ilk şey bizzat kendisidir, çünkü dinden uzaklaşmak ancak kişinin kendi özünden, kendi ruhundan uzaklaşması demektir.

En büyük eksikliklerimizden birisi; yaklaşmak ve yükselmek derdinde olmayışımızdır. Hakikat peşine düşmek derdinde değiliz. Araştırma iştiyakı duymuyoruz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin oğlu Baha Veled Hazretleri; “Arayış lezzeti olmazsaydı ben ölürdüm” diye haykırmıştır. Hz. Mevlânâ bize eşsiz hikmetlerini sunuyor: “Birçok insan Kur’ân yüzünden dalalete düştü; o necata erdiren iple bir zümre de kuyunun dibine düştü. İpin günahı yok ey kavgacı adam! O iple yukarı tırmanmak derdinde değilsin ki!”

Ruhumuzun özlemini takip etmeden, muhabbet savaşını vermeye gayret etmeden, Allah’ın sıfatları ile sıfatlanamayız. Kendi eksikliklerimizi, düşüklüğümüzü ve yetersizliğimizi tanımadan, kurbiyet âlemine varamayız.  Allah için olmayan her sevgiyi kurban etmeden, samimiyet kapısının önünde dilenci olmadan mükâfatlandırılamayız. Arayış iştiyakına düşmeden, kulluk makamına erişemeyiz. Allah’a ihtiyacı ve bağımlılığı daim olarak hissetmeden, kalp gözü açılmaz.

Tefekkürsüz insan eğitimsiz ve terbiyesiz kalmıştır. Tefekkürsüz Kurân-ı Kerim’e karşı kör oluruz. Tefekkürsüz Yaratıcıya yaklaşmak mümkün değildir. Tefekkürsüz insanlığı keşfetmek, kulluğun makamını keşfetmek, ölümü keşfetmek mümkün değildir. Kendini bilmek, nefisle yüzleşmek mümkün değildir. İlahi nimetleri, lütuf, bereket, ikram, ihsanı fark etmek mümkün değildir. Kalbimizin hazinesini, değerini, manasını anlamak mümkün değildir. Tefekkürsüz şeytanın vesveselerine kukla olur, şuursuzluk ve cehalete düşeriz.

Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî; “Ey kardeş, bedenin, kemik ve etten ibaret. Bu, hayvanlarda da aynı. Sen, tefekkür ile hayat bulmalısın. Eğer tefekkürün gül ise, sen gül bahçesinde, yani dünya cennetindesin” buyurmaktadır. Marifet sahiplerinin başı Ali bin Ebî Tâlib k.s. şöyle der: “Çare içinizde; ama siz bilmiyorsunuz. Hastalık sizden geliyor, ama siz görmüyorsunuz. Sizler, harfleri, sırları beyan eden netleştirici keşif kitabısınız. Küçük bir bedenden ibaret olduğunuzu sanıyorsunuz; hâlbuki en büyük dünya sizin içinizde inkişaf ediyor. Eğer kendiniz hakkında tefekkür ederseniz, kendinizin dışında olana ihtiyaç hissetmeyeceksiniz; ama siz tefekkür etmiyorsunuz.” Allah Teâlâ’nın ulvî hakîkatini tefekkürü ihmal etmek O’nun hikmet nurundan mahrum kalmak demektir.

Teslimiyet, itaat, ibadet ve hizmet sevgisi olmadan Ehl-i Sünneti hakkıyla takip etmiş olamayız. Sünnet olmadan şifa bulamayız. Şifa olmadan Rasûlullah Efendimiz aleyhissalâtü vesselâmın sevgisi doğmaz. Rasûlullah aleyhissalâtü vesselâma muhabbet duymadan rahmet yağmaz. Rahmet olmadan Allah’a kurbiyet, dostluk, samimiyet kapıları açılmaz.

Ehl-i Sünneti takip edebilmek Allah’ın rahmetine sığınmak demektir çünkü o Allah’ın huzurundaki sırdır. Gerçek budur; bedenimiz ancak ilâhî feyizlerle öğrenir ve Allah’ın rahmetiyle eğitilir. Şifa hakikatte Allah’ın rahmetinden ve nurundan gelir. İlâhî rahmet ve merhamet iyileştirir, insanın kalbini yumuşatır ve kalp gözünü açar. İlâhî merhamet insanın bütününü eğitir, tek bir unsurunu değil ve insanı, “Allah onlardan, onlar da Allah’tan razı” (Beyyine, 8) haline götürür.

Bütün düşüncemiz, hissiyatımız, hareket ve davranışlarımız Allaha Teâlâ’ya olan sevgimizin ispatı olmalıdır. Tüm yapıp ettiklerimizin O’nun arzusuna uygun olup olmadığından endişe etmeliyiz. Allah’ı sevmek tam bir teslimiyet, tevazu, itaat ve O’na karşı hicabı gerektirir.  Sevdiğimiz zaman sürekli öğrenen bir kul, mütevazı bir öğrenci, gözü yaşlı bir hayran, samimi bir araştırmacı haline geliriz.

Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin buyurduğu bu sözler bizlere ilham kaynağı olmaktadır; ‘’Öyle bir abdest al ki hiç bozulmasın. Öyle bir namaz kıl ki hiç bitmesin. Aşığa beş vakit namaz yetmez. Beş yüz bin vakit ister. Gerçek âşık, vuslatın bitmesini hiç ister mi?’’

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle