Yeryüzünde Hak ve Hakikatin Şâhidi Olmak

Yüce Rabbimiz Fahr-i kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizi ümmetine bir “Şâhid”, ümmetini de bütün insanlık için bir “şâhid ümmet” kılmıştır. İşte bu ümmet-i Muhammed, Resûlüllâh -sallallahu aleyhi ve sellem-’in mübarek lisanından “Siz yeryüzünde Allah’ın şâhidlerisiniz” iltifatına mazhar olmuş hayırlı bir ümmettir1. Bu Rabbânî iltifat ve nebevî müjde, bu ümmet için hem büyük bir şeref ve hem de pek yüksek bir mesuliyet ilanıdır.

Yüce Rabbimiz Fahr-i kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizi ümmetine bir “Şâhid”, ümmetini de bütün insanlık için bir “şâhid ümmet” kılmıştır.  İşte bu ümmet-i Muhammed, Resûlüllâh -sallallahu aleyhi ve sellem-’in mübarek lisanından “Siz yeryüzünde Allah’ın şâhidlerisiniz” iltifatına mazhar olmuş hayırlı bir ümmettir1. Bu Rabbânî iltifat ve nebevî müjde, bu ümmet için hem büyük bir şeref ve hem de pek yüksek bir mesuliyet ilanıdır.

Bir Kur’an kavramı olan “şâhid” kelimesi, Arapça’da “bir yerde hazır bulunmak”, “bir şeyi bilmek ve bildirmek” manasına gelen “ş-h-d” kökünden türemiş ve “Bir yerde bulunan, bilen ve bildiren” anlamında kullanılagelmiştir. Bu itibarla kimin haklı, kimin haksız olduğunu gerekli yerlerde açıklayan, görüp şâhit olduğu hususları gerçeği üzere bildiren kimseye “şâhid” denilmiştir. Râğıb el-İsfehânî’nin ifadesiyle, Hak ve hakikate şahit olmak, çoğu zaman baş gözüyle (basar), kimi hususlarda da kalp/akıl gözüyle (basiret) gerçekleşir. Her iki görme çeşidi de bir şehâdettir.

Şâhidlik meselesinin birçok boyutu ve çeşidi söz konusudur. İnsanın “kendisine şahitliği”, “başkasının lehine ya da aleyhine şahitliği”, “uzuvların âhirette kişi hakkında şahitlikleri”, “Peygamberlerin ümmetleri hakkında şahitliği”, “Ümmet-i Muhammed’in âhirette diğer insanlar hakkında şahitliği”, “Meleklerin şâhidliği”, “Hakk’ın kendisine ve yaratıklarına karşı şâhidliği” ve “Yeryüzünün bizzat kendisinin insanın yapıp ettiklerine şâhitliği” gibi daha nice şâhitlikler vardır ki, bunların her birinden ayrı ayrı burada bahsetmek sınırlarımızı aşacağından, biz bu yazıda sadece bu ümmetin “Yeryüzünde Hak ve hakikatin Şâhidi Olması” üzerinde duracağız.

Rabbimiz şöyle buyurur:

“Böylece sizler (ey Ümmet-i Muhammed!) insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi (dengeli ve ölçülü) merkez bir ümmet yaptık.” (Bakara Sûresi, 2/143)

Elmalı’lı Muhammed Hamdi Yazır bu âyetin tefsirinde der ki:

“Ey ümmet-i Muhammed! Siz diğer insanlar üzerine sözlü olarak veya fiilen ya da hâlen âdil bir şâhid ve örnek alınacak kimseler olasınız… Gerçekten de «Allah Resulü’nde sizin için güzel bir örnek vardır.» (Ahzab, 33/21) âyetinin delâlet ve işaret ettiği gibi, siz onu, söz ve davranışlarınızda, oturup kalkışınızda, kendinize şahit tutar, imam ve önder kabul eder; bir örnek, bir nümune-i imtisal edinirseniz ve onun getirdiği sırat-ı müstakim üzerinde giderseniz, bütün insanlar sizin arkanızdan gelir ve sizi cemaatinizle birlikte kendisine imam tanır, hakkın açığa çıkması için size ve sözünüze başvururlar.”

Davası uğruna canını feda eden şehit müfessirimiz Seyit Kutup da aynı âyetin tefsirinde şunları söyler:

“Bu ümmet, bütün insanlığa örnek olan orta yolu benimsemiş bir ümmettir. Buna göre, insanlar arasında adaleti ve hakkaniyeti egemen kılar, onların benimseyecekleri kriterleri ve değer hükümlerini ortaya koyar, onlar arasında görüşünü açıklayınca, esas alınan görüş bu olur, insanların değer yargılarını, düşüncelerini, geleneklerini ve sloganlarını ölçüye vurur ve bunlar hakkında “Bu doğrudur, bu yanlıştır” diyerek son ve kesin sözü söyler. Yoksa bu ümmet, insanların tümüne örnek olması, onlar arasında adâleti hâkim kılması gerekirken, düşüncelerini, değer yargılarını ve kriterlerini yönlendirmekle yükümlü olduğu diğer insanlardan biri olamaz. Bu ümmet böylece bütün insanlığa örnek olurken, kendi örneği de Allah Resûlü olacaktır. Buna göre Peygamber, onun kriterlerini, değer yargılarını belirleyecek, davranışlarını ve geleneklerini hükme bağlayacak, yaptığı her işi tartıya vurarak onun hakkında son sözü söyleyecektir. Bu ayet, bu ümmetin mahiyetini ve görevini böylece belirliyor ve kendisine görevini ve konumunu tanımayı, büyüklüğünün bilincine varmayı, rolünü gerçek boyutları ile değerlendirmeyi ve bu rolü oynamaya yaraşır biçimde hazırlıklı olmayı öneriyor. Bu ümmetin, kendisine yüce Allah tarafından bağışlanmış olan bu konumunu günümüzde de sürdürmesinin önüne dikilen tek engel, yüce Allah’ın kendisi için seçmiş olduğu hayat tarzını bir yana bırakarak, yüce Allah’ın seçtiği ile hiç ilgisi olmayan çeşitli hayat biçimlerini benimsemiş olması; yüce Allah, onun sırf kendi rengine boyanmasını istemesine rağmen, aralarında ilâhi rengin daha işin başında dışlandığı birçok renklerle boyanmış olmasıdır.”2

Yeryüzünde Allah’ın şâhidi olmak, her şeyden önce O’nun varlığını, birliğini, azamet ve yüceliğini, kendi nefsinden başlamak üzere tüm varlığa göstermek, ilan etmek ve bu yüce hakikate bütün delilleriyle tanıklık etmek demektir. Yine Hakk’ın şâhidi olmak demek, Rabbin gönderdiği hem kelâmî (sözlü) âyetleri ve hem de kevnî (tüm kâinatta var olan) âyetleri doğru okuyup, sıhhatli bir şekilde kavradıktan sonra, bunun gereğini kendi şahsında kuşanmak ve sonra da tüm âleme, hem beyan etmek ve hem de göstermek demektir. Bunu yaparken de, hem zâhirî ilim yolları diyebileceğimiz beş duyunun3 verilerini ve hem de akıl ve basiretini en güzel şekilde kullanarak, insanlığın idrâkine, diğer bir ifadeyle gözüne ve gönlüne, en güzel bir üslup ile sunabilmektir. Böyle bir şâhitlik, elbette ilimden nasip almayı gerektirecektir. Yüce Rabbimiz şâhitliğin bu boyutuna da şöyle işaret eder:

“Allah, (bizatihi kendisi) ile melekler ve hak ve adaleti gözeten ilim sahipleri O’ndan başka ilah olmadığına şahittirler. O’ndan başka hakiki ma’bud yoktur. O, mutlak gücü ve yüceliği elinde bulunduran yegane Aziz ve hüküm ve hikmet sahibi bir Hakîm’dir.”  (Âl-i İmrân, 3/18)

İnsanlar içinde ilimden nasip alan ve Hakk’ın şâhidi olabilme bahtiyarlığını kazanan kimselerin öne çıkan en bariz vasıflarından birinin ve belki de birincisinin, titiz bir “adâlet duygusu ve mesuliyetini daima ayakta tutma” iradeleri ve azimleri olduğunu, bu âyet-i kerime en güzel bir şekilde beyan etmektedir. Öyleyse yeryüzünde Hak ve hakikatin mi’yarı olması gereken bu ümmetin üzerinde titreyeceği en önemli vasfı, âdil oluşudur. Adâleti, mahlukatla ilişkide “merkez değer” haline getirmesidir. Nitekim âlimlerimiz, “Hakk’a karşı en temel değer «tevhid”, mahlûkata karşı en yüksek değer de «adâlettir”” demişlerdir.

Allah’ın yeryüzünde şâhidleri olmanın bir gereği de tüm insanlığın güvenebileceği bir şahsiyet kalitesine sahip olabilmektir. Zanlar ve kuruntular üzerine kurulu bir hayat anlayışı ile hareket eden kimseler değil, Sıdk u sadakat, ilim, irfan ve hikmet üzerine bir duruş sergileyebilen kimseler olmalarıdır. Bencil ve menfaatperest değil, herkesin iyiliğini, menfaat ve maslahatını hassasiyetle görüp gözeten bir kişilik kalitesini, insanlığa sunabilmiş erdemliler topluluğu intibaını oluşturabilmektir. Böyle olmalı ki, insanlık ailesi onları tüm yeryüzü için şehâdetine başvurulacak bir “merci-i âli” bilsin.

Hakk’ın yeryüzü şahidliğinin daha derin bir buudu ise şudur: Ümmetin bizatihi varlığının, Hakk’ın varlığına, vahdaniyetine, ma’budiyetine ve azametine delil olmasıdır. Bu kıvam, onların tavır, davranış, söz ve hallerinin Hakk’ı hatırlatmasıdır ki, bakışlarında, işitmelerinde, iş tutuşlarında ve değerlendirmelerinde, Hakk’ın iradesinin zuhûrudur. Diğer bir ifadeyle Hakk’a kurbiyetleri o dereceye erişmelidir ki, Hakk’ın muradı onların muradı olmuş ve onlar, sadece o murad-ı ilâhîyi ister hale gelmiş olsunlar. Bu hâl bir bakıma insanın yaratılış maksadı olan “Yeryüzü hilâfeti”dir ki, meleklerin bile ilk anda fark edemedikleri insanın var oluş sırrı da belki budur. İşte böyle bir şâhidlik kıvamı, Hakk’ın muradının müminler âyinesinde bir anlamda dışavurumu gibidir. Şu hadis-i şerif bu mana çerçevesinde değerlendirildiğinde konu daha farklı bir boyutta anlaşılabilecektir:

Enes -radıyallahu anh- anlatıyor:

Peygamber -aleyhisselâm- ile bazı sahâbîler birlikte bulunurlarken onların yanından bir cenaze geçti. Ashâptan bazıları o cenazeyi hayırla andı. Bunun üzerine Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:

“Vacip oldu (kesinleşti)” buyurdu.

Sonra bir cenaze daha geçti. Orada bulunanlar onu da kötülükle andılar. Resûl–i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- yine:

“Vacip oldu” buyurdu.

Bunun üzerine Ömer İbnu’l–Hattâb:

“Vacip olan nedir? Ya Resûlallah? diye sordu. Peygamber aleyhisselâm da şöyle buyurdu:

“Şu önce geçen cenazeyi hayırla andınız; bu sebeple onun cennete girmesi kesinleşti. Bu berikini kötülükle andınız; onun da cehenneme girmesi kesinleşti. Çünkü siz (mü’minler), yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz.” (Buhârî, Cenâiz 86, Şehâdât 6; Müslim, Cenâiz 60.)

Ümmetin nihâî olgunluk hedefi “Allah’ın yeryüzünde şâhidleri olmak”  ise ve bu hedefe ulaşmak, her bir ümmet ferdi için kolay ve zâhiren mümkün görünmese de en azından fert fert bunun niyetinde olmak ve hiç olmazsa ümmet içinde bir ümmetin (topluluğun) bu kıvamı yakalaması, tüm ümmet üzerine bir farz-ı kifâyedir, diyebiliriz. Yüce Rabbimize yine O’nun bize öğrettiği şu dua ile niyaz ediyor ve bu uğurda bize tevfikini refik etmesini ümit ediyoruz:

“Rabbimiz! Senin indirdiğine iman ettik ve Resûl(ün)e tabi olduk. Artık bizi şâhidlerle beraber yaz, (onların safına kat!).” (Âl-i İmrân, 3/53)

Dipnotlar:1) Bk. Buhârî, Cenâiz 86, Şehâdât 6; Müslim, Cenâiz 60. 2)  Bk. Fi Zılâli’l-Kur’an, Bakara 2/143 âyetinin tefsiri. 3) Beş duyu: Görme, işitme, tat alma, koklama ve dokunma hisleridir.

PAYLAŞ:                

Adem Ergül

1965 yılında Konya’da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini burada tamamladı. 1985-1989 yılları arasında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde lisans eğitimi aldı. Aynı fakültede lisansüstü eğitimine de

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle